18 Nisan 2014 Cuma

Her şeyin adını koyan adam: Gabriel Garcia Marquez

Perşembe gecesi NTV'de Oğuz Haksever'in konuğuydum, program 23.00'de bitti, eve vardığımda bilgisayarı açayım, neler olmuş bakayım dedim. Demez olaydım. Marquez ölmüştü. Hem de bu sefer gerçekten ölmüştü.
Defalarca ölüm haberinin yayınlandığını, son olarak daha birkaç hafta önce HaberTürk gazetesinde Soli Özel'in Marquez'in ölümüyle ilgili sahte haberlere inanıp onun ardından  yazı yazdığını biliyorum. Hatta, internette elden ele sahte bir sürü mektup dolaşıyor, sözde Marquez tarafından yazılan 'veda' mektupları.
Birisi bu veda mektuplarını toplasa keşke. Son 15 yılda belki beş tane ayrı mektup okumuşumdur, hepsini de Marquez yalanladı.
Ama belki bu yalanlamaya da kanmamak lazım. Çünkü yıllar önceden bir makalesini hatırlıyorum 'Gabo'nun...
Mealen şöyleydi:
O yazarken evde çok sessiz olunması gerektiğini herkes bilmektedir. Ama bir sabah vakti tam da o kaptırmış yazarken oğlu odaya girer, 'Baba' der, 'Özür dilerim bölüyorum ama bunu sana söylemem lazım, Gabriel Garcia Marquez geldi, kapıda ve seni görmek istiyor.'
Marquez hemen yerinden fırlar kapıya koşar. Çünkü yıllardır gazetelerde, dergilerde Gabriel Garcia Marquez diye biriyle ilgili haberler okumaktadır. O, yani gerçeği evde bir odaya kapanmış deliler gibi çalışırken sahte Marquez devlet başkanlarının karılarıyla dans etmekte, en güzel lokantalarda yemekler yemekte, dünyayı gezmekte, gününü gün etmekte, yani gerçek Marquez'in yapamadığın her şeyi yapmaktadır.
'Sonunda' diye düşünür Gabo, 'Sonunda bu sahtekarla tanışacağım.'
Ama hayal kırıklığına uğrar. Kapıdaki gencecik bir adamdır, yanında da genç ve güzel bir kadın vardır. Adı sahiden Gabriel Garcia Marquez'dir. Daha birkaç gün önce evlenmiştir, yanındaki de eşidir. Evlendiklerini bir gazete ilanıyla duyurmuşlar, okuyanlar da yazar Marquez evlendi sanıp onlara hediyeler yağdırmıştır. Genç Marquez kapıya koca bir kamyonla gelmiştir, 'Bunlar' der, 'Bana değil size ait, çünkü size gönderildi.'
Marquez'in bu öyküsünü okuduğumdan beri, onun gerçekle olan ilişkisini çok daha iyi kavradığımı düşünürüm hep. Öyküde anlatılan gerçek mi değil mi? Ne önemi var bunun, hikaye güzel ve bize bir şey öğretiyor, bir insanlık durumunu anlatıyor.
Karısı Mercedes'le 1982'de Nobel almak için gittiği Stockholm'de
Peki ya o elden ele dolaşan 'veda' mektuplarını sahiden Marquez mi yazdı? Belki yazdı, belki yazmadı, ne önemi var...
100 Yıllık Yalnızlık'ı okuduğumda çarpılmıştım. Nasıl çarpılmayayım ki, bütün dünya okumuş ve çarpılmıştı bu romana.
Sadece açılış cümlesi yeterliydi. Ama sadece o cümle de değil.
Romanın bir yerinde anlatılan bir öykü, insanlıkla ilgili bir temel gerçeği fena halde yüzüme vurdu: O kadar uzun süre uykusuz kalırlar ki, insanlar herşeyi unutmaya başlarlar. Her şeyi unutmamak için bir çare düşünürler ve şeylerin üzerine isimlerini yazarlar. Masanın adının masa olduğunu unutmamak için üstüne 'Masa' yazarlar, kapının adının kapı olduğunu unutmamak için 'kapı' yazarlar vs.
Bu minicik öykü bana bu dünya üzerinde bize anlamlı gelen her şeye anlamını veren şeyin, aslında insanların bir araya gelip ona anlam katması, ona isim vermesi olduğunu söyler. Bu kadar derin bir felsefenin bu kadar basit ve güzel anlatılmasına hayranlık duymazsınız da ne yaparsınız? Onu yazan adamı kıskanmazsınız da ne yaparsınız?
Dün gece Gabo'nun bu kez gerçekten öldüğünü öğrenince deli gibi önüme ne gelirse okumaya başladım. Zaten Amerikan gazete ve dergileri bir anda Marquez'le ilgili yağdırmaya başladılar. Okuduklarımdan biri, The Guardian gazetesinin arşivinden çekip çıkardığı 1970 tarihli bir kitap eleştirisi yazısıydı; Marquez'in 100 Yıllık Yalnızlık'ı İngilizcede yayınlandığında çıkan yazı yani. Meraklısına okumasını tavsiye ederim, bazı şeylerin önemini ve güzelliğini daha ortaya çıktığı anda kavramak bana önemli geldi.
Şans eseri Marquez'in hatıraları İngilizce yayınlandığında New York'taydım. Hemen satın aldım ve okumaya başladım. Daha on sayfa okumuştum ki durdum. Bir yandan su gibi içmek, hemen bitirmek istiyordum, bir yandan da bitmesin. Dün gece ev halkını gürültümle uyandırmak pahasına kütüphanemi altüst ettim, yeniden buldum kitabı ve yazarın annesiyle birlikte yaptığı tren yolculuğunu anlattığı bölümü yeniden okudum.
Benim kütüphanem gayet düzensizdir, neyin nerede olduğunu hiçbir zaman bilemem. Ama şans bu ya, Marquez'in hatıralarının hemen yanında Gerald Martin'in Marquez biyografisi vardı. Zamanında okumuş ve pek de sevmemiştim, bu sabah bu yazıya oturmazdan önce Marquez'le ilgili başka okumalar yaparken bir yazıda bu kitapla Marquez'in hatıralarından bir arada söz edildiğini gördüm. Tabii onlar benden daha kibar insanlar, Gerald Martin kendi disiplini gereği Marquez'in hayatına 'gerçek'lik getirmiş. Acaba o evden içeri girdi mi girmedi mi? Marquez anlatırken 'İçeri girdim' diyor, o ana tanık olan Martin ise 'Hayır girmedi' diyor.
Bu duyguyu anlatmak zor; ben de Gerald Martin gibi biriyim. Ama bizden en fazla 'gazeteci' oluyor işte ve Marquez'in kendi yazdığı 'gerçekliğin' daha az gerçek olduğunu kimse söyleyemez.
Bakın, ünlü The Paris Review dergisinin Marquez'le yaptığı çok meşhur söyleşiyi dün gece yeniden okurken aklıma geldi ama aradığım halde buraya koymak için linkini bulamadım, gerçi Türkçesi son olarak Orhan Pamuk'un yazdığı bir önsözle çıktı, 'Yazarlar Nasıl Yazıyor' diye bir kitap vardı, oradaki Marquez öyküsü bana hep çok tuhaf gelmiştir.
Önce öyküyü anlatayım. Marquez çok disiplinli bir yazar. Her sabah belli bir saatte evinin 'yazı odası'na giriyor ve daktilosunun başına geçiyor. Elektrikli daktilo ile yazıyor. 'Bazen' diyor, 'Saatlerce tek bir cümle yazamadan dururum ama orada dururum, kalkmam.'
Bu onun disiplinini ve çalışma şevkini gösteriyor; bana tuhaf gelen şu oldu: İlham gelip yazmaya başladığında Marquez yazdığı kağıdın ve metnin kusursuz olmasını istiyor. Daktiloda yazmış olanlar bilir, yanlış yazarsanız veya tashih yaparsanız ya x'e basarak kelimeyi karalarsınız ya da yanlış harfin üstüne gelip doğrusunu tekrar tekrar basarak doğru harfin daha belirgin olmasını sağlarsınız.
Marquez böyle yapmıyor. Yanlış yazarsa veya yazdığı cümleyi değiştirmek isterse, o kağıdı çıkarıyor daktilodan ve baştan sona yeniden yazıyor. Yeter ki kağıt temiz olsun!
'Gerçek' gerçeklikle bağı bu kadar şiirsel olan birinin yazdığı kağıdın görünümü hakkında bu kadar takıntılı olmasıydı bana tuhaf gelen şey.
Taa 1999'da yazılmış şu Marquez portresi aslında bu takıntıyla ilgili ciddi ipuçları içeriyor. Kim bilir, belki bu takıntı onun 'gerçek' gerçeğe bir yerinden bağlanma, ondan büsbütün kopmama çabasının bir parçasıdır.
Sadece birkaç ay önce, Marquez'in doğum gününde çekilmiş bir fotoğraf.
Saklamadığım için burada linkini veremiyorum ama galiba The Wall Street Journal'da Marquez'in ölümüyle ilgili çıkan haberde vardı bu bilgi kırıntısı. Kendisi, İspanyolcanın İncil'den sonra en çok satan yazarı. Başka hiçbir kitap onun satış rakamlarının yanına bile yaklaşamıyor.
Marquez, elbette İspanyolcanın bir yazarı ama 1970'de keşfedildiğinden beri İngilizcenin de yazarı. Zaten bu nedenle olsa gerek, Küba ve Kolombiya'dan Meksika'ya, İspanya'dan Amerika Birleşik Devletleri'ne ve İngiltere'ye kadar pek çok ülkenin devlet ve hükümet başkanı dakika sektirmeden Marquez'in ölümüyle hissettikleri boşluk duygusuyla üzüntülerini bildirdiler. Ama sadece devlet başkanları da değil; şarkıcı Shakira'dan futbolcu Messi'ye kadar, Marquez'e üzülmeyen yok gibi. Bu kadar insanı bir araya getirmek kaç kişiye nasip olur acaba? Okuduğum çok sayıda 'ardından' yazısı içinde bir Japon yazarın yazdığı da vardı ve sahiden çok ama çok güzeldi. İspanyolca okuyabiliyor olmayı çok isterdim; kim bilir ne güzel yazılar var şimdi gazete ve dergilerde. Meraklısına şu yazıyı da öneririm.
Yıllar sonra karısı Mercedes'le doğduğu kasabada.
Burada lafı çok uzattığımın da farkındayım. Son bir örnekle bitirmek istiyorum.
Gabriel Garcia Marquez yazarlığa gazeteci olarak başladı. Gazetecilik kitapları da yazdı; kendi gazeteciliğinin ürünlerini derledi. Bana soracak olursanız, mesela bizde eskiden 'Kırmızı Pazartesi' diye çıkan ama gerçek adı 'Önceden Haberverilmiş Bir Ölümün Güncesi' olan kitabı bir gazetecilik eseridir. Edebiyatla gazetecilik arasında, gerçek hayatlardan çıkan şiirsellikte Marquez'e en çok benzeyen örnek bence Yaşar Kemal'dir; İnce Memed öyküsüyle 100 Yıllık Yalnızlık bana soracak olursanız aynı yazınsal türün örnekleridir.
Bakın, şimdi linkini vereceğim yazı Marquez'in 2000 yılında bile gazetecilikten vazgeçmediğini, bir yazı yazacağı zaman muhabir olarak sağa sola koşturduğunun en güzel belgesi. İngilizce okuyabilenlere, özellikle de gazeteci meslektaşlarıma bu yazıyı okumalarını tavsiye ederim. Bir an için hayal edin, gazetelerimizdeki haberlerimizin hepsi ama hepsi bu yazıdaki gibi yazılsa. Biliyorum Marquez'den dünyada bir tane var, onun gibi yazamayız. Ama ben onun gibi yazmaktan değil, bu anlayışla yazmaktan söz ediyorum, her haberi böyle yazsak ne güzel olur...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder