16 Ocak 2017 Pazartesi

Zaman: Geleceği hatırlamak mümkün mü?

Sorsanız kendimi iyi bir bilim kurgu okuru sayarım ama kim bilir kaç yıldır bilim kurgu okumamıştım.
Sonra geçen yıl bu vakitler bir Çinli yazarın, Cixin Liu'nun 'Three Body Problem'üçlemesinin ilk kitabını okudum.

İtiraf edeyim, bir Çinli yazar tarafından yazılmış, üstelik de güncel bir yazar tarafından yazılmış bir kurmaca metni ilk defa okuyordum. Çağdaş Çin'i ne kadar az bildiğim ve ne kadar az merak ettiğimle ilgili kendi kendime duyduğum utanç bir yana, Cixin Liu'nun romanı, bilim kurgu hakkında bende yeni bir açlık hissi yarattı.
Serinin ikinci kitabının (The Dark Forest) İngilizceye çevrilmesini beklerken döndüm önce eski günleri yadetmek için Isaac Asimov'un robot ve vakıf serilerinin tamamını yeniden okudum. Ardından Cixin Liu'nun ikinci kitabını bitirdim. Sonra onun üçüncü kitabını beklerken (Death's End) bu kez Philip K. Dick'ten William Gibson'a kadar eski gözağrılarımı okumaya devam ettim.
Cixin Liu
Three Body Problem'ın üçüncü kitabını da bitirdikten sonra, bu kez Netflix'te oğlumla beraber Star Trek'leri izlemeye başladım. Önce eski seri, ardından Next Generation ve şimdilerde Voyager'deyim.
Tabii Star Trek'te durup durup zamanda yolculuk hakkında episodlar yapmışlar, onları hatırlamak güzeldi. Ama daha güzeli, The Next Generation'ın bence en ilgi çekici karakteri olan Q ile tanışmaktı. (Oğlumun ve benim favori Trek karakterimiz Q oldu artık.)
Cixin Liu'nun Three Body Problem üçlemesi yüzyıllara yayılan bir öykü. Zamanın göreliliğini ve evrenin zamandan bağımsızlığını kavramak için bire bir. Star Trek'teki Q ise uzay-zaman 'continuum'u ('sürekliliği' diye mi, 'devamlılığı' diye mi çevirmeliyim acaba?) içinde yaşayan bir canlı türü.
Burada dönüp Asimov'u anmalıyım. Onun çok sevdiğim bir uzun öykü/kısa romanı (novella diyemiyorum bir türlü) vardır, adı 'The End ofEternity - Sonsuzluğun Sonu.' Bu kısa romanda bir nevi 'zaman bekçileri' anlatılır; onlar da aynen Trek'teki Q gibi 'continuum'da yaşarlar ve kendilerince olaylara müdahale ederek geleceği değiştirirler.

Işık hızı ve zaman

Kaptan Picard ve Q
Uzay-zamanın devamlılığı veya sürekliliği (continuum) kaynağını Albert Einstein'ın genel görelilik teorisinden alan bir kavram.
Zaman, Einstein'a göre her gözlemci için farklı akar. Hele ışık hızına yakın hızlara çıkınca, çıkan kişi açısından zaman iyice yavaşlar.
Peki ya ışık hızı aşılırsa? Einstein ışık hızının bir bariyer olduğunu söyler. Işıktan yavaş hareket eden nesneler, aslında hiçbir zaman ışık hızına kadar hızlanamazlar, hele onu aşmaları söz konusu olamaz.
Ama diyelim ki aştınız; işte o zaman zamandan hızlı hareket etmiş olursunuz. Bu da nedensellik ilkesinin yıkılması anlamına gelir. Yani, mesela henüz yola bile çıkmamışken gideceğiniz yere varmış olursunuz vs.
Zamanın göreliliği, akla ister istemez bizim algılarımız için 'gelecek' (future) olan şeyin henüz meydana gelmemiş, henüz oluşmamış bir şey değil de orada olan ama henüz varılmamış, henüz ulaşılmamış bir şey olduğu fikrini getirir.
Yani gelecek aslında vardır, oradadır ama biz oraya (o zamana) henüz varmadığımız için onu oluşmamış, meydana gelmemiş sanırız.
Dün, bugün ve yarın aynı anda fiziki manada vardır; biz henüz bugünde olduğumuz için yarını bilmiyoruz sadece bu fikre göre.
İşte uzay-zaman sürekliliği (continuum) denen şey kabaca bu anlama geliyor.


Arrival'ın zamanı

Bu yıl izlediğim en ilgi çekici film Arrival-The Story of Your Life filmiydi. Onu da oğlumla birlikte izledim; çarpıldım adeta. İki hafta sonra yeniden gidip izledim. Görmeyenlere şiddetle tavsiye ederim. Bu film de, bir anlamda 'continuum' hakkındaydı.
Asimov'un Robot-İmparatorluk-Vakıf serisi, binlerce yıllık bir zamana yayılır. Sürekliliği bir robot temsil eder, bir de tabii insanlık ve onun halleri.
Bu romanları toplu halde okuyunca insan bir yerde zamanda yolculuk yapıyor hissine kapılır; zaman hakkındaki kavrayışı değişir. Ama bir de romanları ikinci kez okuyorsanız, bu sefer serinin henüz (ikinci) okuma sırası gelmemiş romanlarını da hatırlamaya, yani roman serisinin zamanı içinde geleceği hatırlamaya başlarsınız. Benim gibi iki okuma arasına onlarca yıl soktuysanız hele, 'geleceği' bölük pörçük ve çok da doğru olmayan biçimlerde hatırlarsınız.
Geçmişe ilişkin hatıralarımız da böyle değil mi? Bölük pörçük, gayet subjektif biçimde aklımıza gelen şeyler.
Arrival filminde de kahramanımız hatırlar ama geleceği hatırlar. Bunlar bölük pörçüktür, başta anlamlandıramaz ama nihayet parçalar bir araya gelir.

Sıcaklık da zamanı belirler mi?

Meseleye fizik bilimi açısından bakacak olursak yegane bariyer ışık hızı değil. Bir de, hepimizin lise fizik dersinde gördüğümüz 'mutlak sıfır' kavramı var; yani 0 Kelvin. (Eksi 273.15 Celcius)
Bazı fizikçiler epey bir süredir mutlak sıfırı zorluyor, bunun altına inmeye çalışıyorlar.
Bakın bizim ders kitaplarımızda 'sıcaklık' nasıl tanımlanıyor: "Bir maddeyi oluşturan taneciklerden birinin ortalama hareket(kinetik) enerjisini ifade den bir değerdir. Sıcaklık, enerji değildir. Termometre ile ölçülür."
Yani neymiş, sıcaklık aslında taneciklerin hareketiymiş. Sıcaklık düştükçe, moleküllerin, atomların, hatta atomun içindeki elektronların hareketinin yavaşladığını (kinetik enerjisinin azaldığını) görüyoruz.
Bu sayede süper iletkenlik gibi özellikler kazanıyor maddeler. Mesela hastanede her MR çektirdiğinizde, 0 değilse de 2-3 Kelvine kadar soğutulmuş ve bu sayede süper iletken hale gelmiş mıknatısların içinde girmiş oluyorsunuz.
Zaman dediğimiz şey, o elektronların, atomların, moleküllerin ve giderek insandan gezegene, hatta galaksiye kadar makro objelerin hareket etmesi hali.
Bir tanıma göre, zamanın okunun hep ileriyi göstermesinin nedeni termodinamik kanunları, daha doğrusu kavranması zor entropi kavramı. Kabaca entropiyi evrende enerji harcandıkça düzensizliğin artması diye anlatacak olsak, zaman da işte bu enerjinin (hareketin) varlığı bir yerde.
Hawking'in 'Zamanın Kısa Tarihi' kitabında verdiği meşhur örnekle anlatayım: Masanın üstündeki cam bardak yere düşer ve kırılır. Yani enerji harcanır, entropi artar. Hiçbir zaman yerde kırık dökük cam parçaları havaya sıçrayıp masanın üzerine bardak olarak gelmezler. Zamanın oku ileriyi, entropinin arttığı ve artacağı dönemi işaret eder hep.
Peki ya 0 Kelvin'e gelirsek? Hareket tamamen durur mu? Durursa zaman da durmuş mu olur?

0 K'nin altındaki atomlar

Bir kere kuantum mekaniğine göre hareket durmaz, bunu aklımızda tutalım, mutlaka kuantum dalgalanmaları olur. (Nitekim evrenin oluşum anı diye tarif edilen büyük patlama da bu dalgalanmalar sonucu ortaya çıktı bir görüşe göre, yani evren aslında (neredeyse) hiçlikten doğdu.)
2013'te Almanya'da meşhur Max Planck Enstitüsünden ve Münih'teki Ludwig Maximillan Üniversitesinden bilimciler, 0 Kelvin'in altına düştüklerini duyurdular.
Potasyum atomları üzerinde yapılan bu deneyde çok sayıda ilginç sonuç elde edildi; bunlardan biri 0 Kelvin'in altına düşen atomların kütleçekim kuvvetinden kurtuldukları yönündeydi.

Zamanın çemberi, çembersel zaman

Almanya'daki bu ilginç deney üzerine yapılan spekülasyonlardan veya hipotezlerden biri, zamanın lineer, yani düz bir çizgi değil, dairevi olduğu yolundaydı. Yani, 0 Kelvin'in altında inildiğinde her şey terse dönüyor, geleceğe değil geçmişe doğru gidilmeye başlanıyordu.
Bu hipotez doğru mudur, deneylerle doğrulanabilir mi, bilmiyorum ama sonucu sahiden merak ediyorum.
İlginçtir, Arrival filmi de buna benzer bir zaman kavramından söz ediyor aslında. Düz bir çizgi olarak geçmişten geleceğe uzanan bir çetvel değil, geçmişle geleceğin aynı anda görülebileceği dairesel bir zaman.
Kurmacanın veya insanın hayal dünyasının bize zaman kavramıyla ilgili anlatacağı daha çok şey var.

Kurmaca denince de, benim için hala favori karakter Star Trek Next Generation'da karşıma çıkan Q.

10 Ocak 2017 Salı

Anayasaya 338 evet oyu ne anlama geliyor?

Türkiye'nin yönetim sistemini değiştiren Anayasa değişikliği teklifi Meclis'te görüşülmeye başlandı.
Pazartesi günü, teklifin tümü üzerinde görüşmeler yapıldı, en sonunda da oylamaya geçildi. Oylamada teklifin maddelerine geçilmesi 338 evet oyu ile kabul edildi.
Anayasanın 175. maddesi anayasanın nasıl değiştirileceğini kurala bağlıyor. Bu maddeye göre anayasa değişikliği önerilerinin kabul edilebilmesi için Meclis'in üye tam sayısının en az 5'te 3'ünü oluşturan milletvekillerinin 'kabul' oyu vermesi gerekiyor.
Halen üye tam sayımız 550 olduğuna göre, 5'te 3 sınırı 330'a tekabül ediyor. Yani 338 kabul oyuyla ilk oylamada gereken minimum kabul sınırı aşıldı.

Esas önemlisi ikinci tur oylamalar

Aşıldı ama bu ilk oylama aslında en kritik ve en önemli oylama değil. Bu evet oylarıyla teklifin maddelerine geçilmesi kabul edildi sadece. Esas önemli olan maddeler için yapılacak oylamalar.
Meclis İç Tüzüğünün 93 ve 94. maddelerine göre Anayasa değişikliği teklifleri Meclis'te iki kez görüşülüp oylanıyor. Birinci tur görüşmeler ve oylamalar başladı işte. Ama bu turda bazı maddeler 330 alamasa bile o maddeler reddedilmiş sayılmayacak iç tüzüğe göre, esas önemli oylama ikinci turda.
Bu noktada, anayasa değişikliğini destekleyen blokun 338 oyunun gerekli alt sınırı geçmekle birlikte kritik eşiğe de çok yakın olduğuna dikkat etmek gerekiyor. O bakımdan, pazartesi geceyarısı yapılan bu ilk oylama çok kritik olmasa da özellikle Ak Parti ve MHP grup yönetimleri açısından çok önemliydi.

Ak Parti'nin bilinen 3 firesi var

Ak Parti'nin Meclis'te 316, MHP'nin ise 39 milletvekili var. Ak Partili Meclis Başkanı İsmail Kahraman'ın sağlık sorunu sebebiyle hastanede olması, Ak Parti'yi bir eksik bırakıyor. Pazartesi günkü oylamada Meclis'i Ak Parti Adıyaman milletvekili Ahmet Aydın yönetti ve dolayısıyla o da oy kullanamadı. Gazete haberlerine göre Ak Parti'den bir milletvekili de mazereti sebebiyle oylamaya katılmadı. Yani pazartesi günü Ak Parti mevcudu 316 değil 313'tü.

En son oylama en kritik oylama

Eğer Ak Parti hiç fire vermediyse, yani 313 milletvekilinin tamamı oylamada kabul oyu verdiyse, 338 oya MHP'den gelen katkı 25 kabul oyu. Yani 39 milletvekilinden 14'ü teklife kabul oyu vermemiş.
Elbette aslında Ak Parti'den de kabul oyu vermemeyi tercih etmiş milletvekilleri olabilir, bu durumda MHP'nin fireleri azalabilir ama durum değişmiyor: Görece önemsiz olan bu oylamada toplamda 355 milletvekili olan blokta kayıplar var.
Tekrar başa döneyim. Aslında sonucu açısından tayin edici olan oylamalar ikinci turda yapılacak olan oylamalar. Bu oylamalarda 330'un altına düşen maddeler kabul edilmemiş sayılıyor ve tekliften çıkarılıyor. Bir de en sonda teklifin tümü üzerinde bir oylama yapılıyor, burada da 330'un altına düşülürse teklifin tamamı reddedilmiş oluyor.
Pazartesi geceyarısı alınan 338 oyun Ak Parti ve MHP yönetimlerini alarme ettiğini tahmin etmek zor değil. O ilk oylamada bile bazı olağanüstü tedbirler alındı, milletvekillerinin red manasına gelen kırmızı pulları parti yönetimine teslim etmesi, hatta kabine girmeden göstere göstere oy vermesi gibi uygulamalar yapıldı. Bu uygulamaların ikinci turda çok daha işi sıkı tutarak yapılacağını tahmin etmek zor değil.

Gerçekçi tahminle Meclis'in en az 20 iş gününün Anayasa tartışmaları ve oylamalarıyla geçeceğini öngörebiliriz.

20 Aralık 2016 Salı

Pars Tuğlacı: Hatırlanmazsanız ölürsünüz

Sekiz gün oldu Pars Tuğlacı veya kimliğinde yazan ismiyle Parseg Tuğlacıyan öleli. Birisi de hatırlar, birisi de yazar diye bekledim. Nafile.
Ahmet Hamdi Tampınar'ın muhteşem sözüyle, 'sükut suikasti'nin kurbanı oldu Parseg Bey. 
Yaşarken de sürekli sükut suikastına kurbandı, bu durum öldükten sonra da değişmedi.
Çocuktum. Babam bir gün elinde kolilerle geldi. İçinden 'Okyanus Ansiklopedik Sözlük' çıktı kolilerin. Kırmızıydı cilt kılıfları.
O sıralar pek revaçta olan Meydan Larus'u değil de Okyanus'u almıştı babam; evdeki eski Britannica setine ilave, Türkçe kaynak olarak.
Birkaç saat sonra bu tercihin sebebi anlaşıldı, evden içeri Yaşar Kemal ile yanında biri daha girdi. Yaşar Abinin eve gelip gitmesine, bazen annem ve babamla sabahlara kadar oturup sohbet etmesine, rakı içmesine alışığım da, bu adam kim? Üstelik pek de konuşkan.
Meğer o adam Parseg Beymiş; babamın getirdiği ciltlerce ansiklopedinin yazarı. Şaka değil, ilk 6 cilt olarak geldi evimize OkyanusAnsiklopedik Sözlük; sonra iki cilt daha ilave oldu yıllar içinde.
Aklım almamıştı, bir adam tek başına nasıl o kadar şeyi yazar, nasıl o kadar şeyi bilir.

Zamanla Parseg Beyi biraz tanıyınca bunun mümkün olabildiğini gördüm. 
Parseg Bey, yanlış yüzyılda ve daha önemlisi yanlış ülkede yaşayan bir muhteşem hazineydi, bir büyük bilgi ve dil işçisiydi.
Sadece Okyanus değil, geride onlarca sözlük ve büyük eser bıraktı Parseg Bey. Bugünlerde karşımıza 'Araştırmacı-Yazar' etiketiyle çıkan onlarca kişinin toplamından daha çok şey araştırdı ve yazdı.
Bilen bilir, sözlükçülük ve ansiklopedicilik ne kadar zor bir iştir; ne kadar kılı kırk yaran dikkat, sabır ve enerji gerektirir.

Bu yazıyı okuyanların önemli bir bölümünün Pars Tuğlacı adını hiç duymadığına eminim. Dedim ya, o yaşarken de, bugün öldükten sonra da 'sükut suikasti' kurbanı oldu.

14 Temmuz 2016 Perşembe

Diyet yazıları

Hürriyet'te dört gün boyunca yayımlanan diyet yazılarımı burada da paylaşıyorum. Toplu halde okumak isteyenlere bir nevi hizmet.
Birinci yazı: http://ismetberkan.blogspot.com.tr/2016/07/kac-kilo-degil-yuzde-kac-yag.html
İkinci yazı: http://ismetberkan.blogspot.com.tr/2016/07/butun-kotuluklerin-anas-seker.html
Üçüncü yazı: http://ismetberkan.blogspot.com.tr/2016/07/spor-yapmadan-yag-yakamazsnz.html
Ve son yazı: http://ismetberkan.blogspot.com.tr/2016/07/diyetler-aras-sorften-aydnlanmaya.html

Diyetler arası sörften aydınlanmaya

Galiba en son 20 yıl önce kendimden memnundum. Kilom 80 bile değildi; haftada üç gün ciddi basketbol oynuyor, yanısıra güç idmanları yapıyordum.
Sonra ağır ağır spor eksilmeye başladı hayatımdan, derken kilolar geldi. 90'ların sonunda, 'Eski güzel günlere dönme özlemi' başlamıştı; ara ara yapılan diyetler, sporu yeniden hayatıma sokma çabası.
Son 16-17 yılım durup durup 'Kilo vermeliyim' demem, bir diyete başlamam ve sonunda da başladığım kilonun bile üstünde bir kiloya çıkmamla geçti.
Bir gün kendimi Prof. Dr. Osman Müftüoğlu ile telefonda konuşurken buldum. Bir gece önce beni televizyonda görmüş ve gördüğü şeyden memnun kalmamıştı, "Gözüme iyi gözükmedin, sen bir bana gel" diyordu.
Gittim. Ayrıntılı tahliller, şeker yüklemeleri, damar yaşımı ortaya çıkaran tansiyon ölçümleri ve en son da kas/yağ oranımı da söyleyen tartı.

Kara haber geliyor

Osman Müftüoğlu, bütün tatlı dilliliğiyle bana önce insülin direncinin ne demek olduğunu anlattı, sonra da bendeki insülin direncini rakamlarıyla gösterdi. Karaciğerimde ciddi yağlanma vardı. Yağ oranım yüzde 30'un çok üzerindeydi ve ben 118 kiloydum.
Birkaç hafta önce 124'ü gördüğümü ve o yüzden 'yeme içme hayatımı sona erdirdiğimi' söylemeye utandım.
Müftüoğlu kibarca ciddi sağlık sorunlarının kapıda olduğunu söylüyor ve tatlı tatlı beni diyet yapmaya ama daha önemlisi spora yeniden ciddi ciddi başlamaya ikna etmeye çalışıyordu.
Sayesinde daha önce yapmadığım bir şeyi yaptım, yürüyüşü bir spor olarak benimsedim, bana önerdiği diyeti de bir süre yaptım, sonra bıraktım, sonra başka diyetler yaptım, onları da bıraktım, başkalarını yaptım...

Diyetler arası sörf

Hayatımın o dönemi diyetler arası sörf yapma dönemiydi. İki sörf dalgası arasında ise neredeyse intikam alır gibi yiyordum ama neyse ki yürüyüş hayatımda kalmıştı.
İte kaka 100 kilo sınırına geliyor, sonra yeniden 105-108 civarına çıkıyor, yeniden ite kaka 100 sınırına geriliyordum. Bir türlü 99'u göremiyordum; ki aslında gitmem gereken yer 81-83 aralığıydı.
Bu, bugün hatırlamak bile istemediğim dönemde bir yandan da kilo alma/zayıflama mekanizmalarıyla ilgili yerli yabancı kaynaklardan ne bulsam okuyordum; neredeyse bu işin ilmini yaptım diyebilirim.
O kadar ki, benim verdiğim akıllarla kilo veren arkadaşlarım oldu, ben başaramadım. Tam dediğini yap, yaptığını yapma durumu.
Neyse lafı fazla uzatmayayım, taa bu yazıların en başında yazdığım o 6 Ekim 2014 sabahına vardım; tartıda kendimi 112.2 kilo gördüğüm, kendimden utandığım ve nefret ettiğim o sabaha.

Önce Atkins diyeti

Böyle durumlarda benim ilk yaptığım hemen karbonhidratı sıfırlamak olur. Sadece protein ve su ile beslenmek. İki hafta bunu yaptım; birden yeniden 103-104 aralığına indim.
Bu yaptığım Amerikalıların meşhur 'Atkins diyeti.' Burada sorun, devamını getirememek; daha sonraki dönemde sınırlı bir karbonhidrat alımı gerekiyor ama ben bunu beceremiyorum.
Neyse bu sefer bir büyük geri dönüş olmadı, çok az da olsa kilo verdim, 101 kiloya geldim.
O güne kadar yiyecek denince proteinler ve karbonhidratları bilirdim. Yağlar konusu zaten az yenmesi gereken, ihmal edilebilir bir konuydu.

5:2 diyeti

Ama şans bu ya, tam o dönemde, yağların (doymamış yağların) o kadar da kötü olmadığına, hatta sağlıklı bir diyette iyi bir kalori kaynağı olduğuna dair, biraz da Amerikan sağlık ve diyet endüstrisinin geçmişiyle hesaplaşır nitelikte yazılar okumaya başladım. Okuduklarım ikna edici gelmeye başlamıştı.
Yine tam o dönemde, Britanya'nın yayın kuruluşu BBC üç bölümlük bir haber/belgesel programı yaptı, 5:2 diyeti hakkında.
Bir sürü sağlık kazancını bir arada getirdiğini öne süren bu diyet, kabaca 5 gün normal yemeyi, kalan 2 gün ise 500 kaloriyi aşmayan bir 'açlık diyeti' uygulamayı öneriyordu. BBC'nin programı bu diyeti savunanların iddialarını sorguluyordu.
"Bunu da denesem mi" diye düşünürken aslında hala kafamda kalori hesapları vardı. Hala yediklerimin kalorisini hesaplıyor, kendimi 2200 kalori civarında sınırlamaya çalışıyordum.

Ve aydınlanma geliyor

Gerçek aydınlanma, Eve Schaub adlı bir kadının yazdığı 'Year of No Sugar: A Memoir - Sekersiz Yıl: Anılar' adlı kitabı hakkında bir videoyu izlememle başladı. Bir kadın, kocası ve iki çocuğunu da ikna etmiş, şeker yemeden bir yıl geçirmişlerdi.
Sadece sofra şekeri değil, markette satılan yiyeceklerin içine gizlenmiş şekeri de yememişlerdi. Aynı miktarda kalori almış olmalarına rağmen hem kilo vermişler hem de bütün kan değerleri de olumlu yönde değişmişti. (Hatta saçları ve ciltleri bile güzelleşmişti söylediklerine göre.)
Önce sadece şekeri hayatımdan çıkararak başladım; sonra daha da ince bir noktaya inip düşük glisemik endeksli gıdalara geçtim, doymamış yağlarla ilgili bariyerimi kaldırdım, diyetimde yağlara yer açtım ve birden kendimi neredeyse hiç uğraşmadan 100 kilonun altında buldum.
Ardından Timothy Ferris'in daha önce sözünü ettiğim kitabından etkilendim ve bugünkü noktama, 92 kiloya kadar geldim. Düzenli yürüyüşlere Ferris sayesinde vücudumun üst kısmına kas ekleyecek sporları da ekledim.
Amacım, önümüzdeki yıl bu vakitler 81 kilo olmak ve hep 81-83 aralığında kalmak.

Az öğün yemek 


Doktorlar kızıyor, ben de kimseye tavsiye etmiyorum ama hayatımdan şekeri çıkardıktan sonra neredeyse kendiliğinden kahvaltı dışında günde tek öğüne düştüm.
Eskiden kahvaltı hiç yapmazdım; şimdi sabahları uyandıktan sonra ilk 45 dakika içinde mutlaka bir protein yemeye dikkat ediyorum. Sonra taa akşamüzeri, yeniden yemek yiyorum.
Yazın bunu nasıl sürdürürüm, yapabilir miyim bilmiyorum. Çok da takmıyorum. Ama şimdilik halimden memnunum, öyle açlık falan çektiğim de yok.
Bir sohbet sırasında Harvard'da obezite ve Tip 2 diyabet üzerine önemli çalışmaları olan Prof. Dr. Gökhan Hotamışlıgil, "Her öğün karaciğer üzerinde bir stres yaratır" demişti; "Bu strese de karaciğer bir yere kadar dayanır. Aşırı yemek, stresi artırır, karaciğer hücrelerinin fonksiyonlarını kaybetmesine sebep olur."
Ben de, neden az defa yediğimi soranlara hep bu sohbeti aktarıyor, "Karaciğerimi daha az strese sokuyorum" diyorum. Gökhan Hoca kızacak ama kendime böyle bir meşrulaştırma yolu buldum davranışımı.

Amerika yanılınca biz de yanılmış sayıldık


İki yıl önce, Domingo Yayınlarından Türkçesi de çıkan Sidhartha Mukherjee tarafından yazılmış 'Tüm Hastalıkların Şahı Kanser' adlı tuğla gibi bir kitabı bir solukta okumuş, dehşete kapılmıştım.
Hoş kanser hakkında, üstelik tuğla kalınlığında bir kitap okuduğumu görenler de ayrıca dehşete kapılıyordu ama mesele şuydu: 'İnsanlığın kansere çare arayışı' dediğimiz şey, aslında Amerikalı doktorların arayışı ve orada da bu arayış garip halkla ilişkiler lobileri, ilaç endüstrisi, siyasi yönlendirmeler gibi şeyler yüzünden çok zigzaglı yollar izlemiş, hatta bugün ciddi bir pişmanlığın konusu, çünkü arada yanlış yollara girilmiş ve bu yanlış görüle görüle orada ısrar edilmiş, başka bakış açıları baskılanmış, mesela kanserle genetik arasındaki ilişki, kanserli hücrenin genetiği konusu görece yakın zamana kadar araştırılmamış bile.
Benzer bir durum kalp-damar hastalıkları konusunda da var. Bir görüşün ('kalp hastalıklarına yağ tüketimi yol açıyor') Amerika'da ağırlık kazanması, o görüşü dünya çapında geçerli yapmış ve dünya belki 50 yılını bu yüzden kaybetmiş. Bu arada Amerika'da yağların yerini şekerin almasının yarattığı büyük hasarla Türkiye dahil dünyanın bütün ülkelerinin sağlık sistemleri uğraşmak zorunda.

Sağlıklı zayıflamak için 10 altın kural


1. Aldığınız kalori miktarı kadar o kalorilerin kaynağı da önemli. Kalorileriniz şekerden gelmesin.
2. Yemekleriniz evde pişsin; yediklerinizin en az üçte biri sebze olsun.
3. Ekmekten, tam buğday unu bile olsa unla yapılan her şeyden mümkün olduğunca uzak durun. 'Ekmeksiz yapamam' diyorsanız, hiç değilse beyaz ekmeğe elinizi sürmeyin, kepekli bile değil tam buğday unundan veya çavdardan yapılmış ekmeği tercih edin.
4. Sabah uyandıktan sonra ilk 45 dakika içinde proteinden oluşan bir kahvaltı yapmak kilo verme hızınızı arttıracak.
5. Baklagilleri, mercimeği haftada birkaç öğün tüketin.
6. Bakkalda markette 'Sağlıklı' veya 'Tamamen doğal' diye satılan bütün hazır yiyecek ve soslara şüpheyle yaklaşın, mutlaka etiketlerini kontrol edin, içinde şeker veya şeker yerine geçen şeyler görürseniz almayın.
7. Bakkaldan marketten aldığınız hazır veya yarı hazır bütün gıdaların paketlerini mutlaka okuyun, içinde şeker veya şeker işlevi gören (tatlandırıcı dahil) şeyler olanları almayın.
8. Soda dışında hiçbir gazlı içeceği tüketmeyin, meyve suyu içmeyin... (Merak eden 'meyveli' sodaların etiketine bir baksın, bu içeceğin içerdiği şekere ve dolayısıyla kaloriye inanamayacaksınız.) En çok 'sağlıklı' diye, 'Doğal' diye satılan içeceklerden korkun.
9. Spor yapın. Mutlaka haftada en az 70 bin adım atın ama bunun yanına vücudunuzun üst kısmındaki kasları güçlendirecek sporları da ekleyin.