3 Mayıs 2017 Çarşamba

CHP için karar zamanı: Olduğu gibi mi kalacak, kitleselleşecek mi?

Aşağıda okuyacağınız yazı, bundan iki hafta önce Kriter dergisi için yazıldı. Dergi artık raflarda olduğuna göre, yazımı ben de burada yayınlayabilirim.
Siyaset yazılarında bugünlerde bir gün bile yazının eskimesine yetebiliyor. O bakımdan, aşağıdaki yazı da, aslında halen devam eden CHP içi tartışmanın göbeğine isabet etmesine rağmen son birkaç günün gelişmeleri henüz ortada yokken yazıldı doğal olarak.
Son birkaç günün gelişmeleri derken de, eski Genel Başkan Deniz Baykal'ın CNN Türk'e verdiği mülakatta söylediklerini kastediyorum. Belli ki, Baykal konuyu açmasa CHP 2019 tartışmasını erteleyebildiği kadar ertelemek niyetindeydi ama Baykal deyim yerindeyse Pandora'nın Kutusu'nu açtı, kutunun içindekiler de bir daha aynı kutuya dönmemek üzere ortaya saçıldı.
Açıkçası CHP, referandumun meşruiyeti tartışması dahil pek çok vakit geçirici tartışma çıkardı 16 Nisandan beri. Bütün bu vakit kazanma hamleleri, sakin kafayla düşünüp bir karara varmak için olsaydı belki masum ve makul karşılanabilirdi ama şimdi görüyoruz ki CHP aslında 2019'u yok sayabilmek, anayasa sanki değişmemiş ve 2019'da bir cumhurbaşkanlığı seçimi yapılmayacakmış gibi davranabilmek için vakit geçiriyormuş. Yani bir çeşit inkar halindeymiş koca partinin yönetimi.
Baykal, bence uzun siyasi hayatının son döneminde, bütün o siyasi hayatı boyunca Türk demokrasisine sunduğu katkı kadar büyük bir katkı sundu demokrasimize. Kemal Kılıçdaroğlu'nu bir karar vermeye zorladı.
Umalım ki Baykal'ın bu çıkışı etkili olsun ve CHP yönetimi 2019 konusunda bir karar vermek için düşünmeye başlasın. Çünkü CHP'nin sorumluluğu çok büyük.
***
Cumhurbaşkanlığı Sistemi öngören Anayasa değişikliği referandumda kabul edildikten sonra ilginç bir durum ortaya çıktı.
Referandumdaki evet oylarının miktarı evet cephesinin ağırlıklı bölümünü oluşturan Adalet ve Kalkınma Partisi'nde bir ölçüde hayal kırıklığı yarattı. Daha yüksek evet bekliyordu parti.
Buna karşılık referandumu kaybetmesine rağmen hayır oylarının miktarı, hayır cephesinin ana partisi olan Cumhuriyet Halk Partisi'nde bir zafer havasının doğmasına neden oldu.
Bir taraf kazanmış ama yeterince sevinmiyor; öteki taraf kaybetmiş ama seviniyor. Durum sahiden tuhaf.
Fakat CHP sevinmekte acele ediyor, hatta hata ediyor olabilir. Aynen 7 Haziran 2015'teki seçim sonrasında olduğu gibi, bu sevinci yıkıcı bir hayal kırıklığı izleyebilir.
Şurası açık bir gerçek ki, CHP'nin gerçekleşmemesi için amansız bir mücadele verdiği Cumhurbaşkanlığı Sistemi bu partiye 2019 yılında 70 yıl önce kaybettiği tek başına iktidarı geri kazanma imkanı yaratıyor.
Mesele, CHP'nin bu imkanı kullanıp kullanmayacağı.
Gelin bu imkanı ve CHP'nin önündeki olası tercihleri konuşalım.
'CHP siyaseti' bitecek
CHP'deki bu sevinç halini “Daha önce hiçbir seçimde yüzde 48'i göremedikleri için seviniyorlar” diyerek küçümsemek bizi yanıltabilir. Çünkü en önce CHP'lilerin kendisi biliyor, o oyun tamamı CHP'ye ait değil. Başta Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu olmak üzere bütün parti yönetimi, o oyun CHP'de kalmasını sağlamak için kendi bildikleri anlamda 'CHP siyaseti'nin sona ermesi gerektiğinin farkındalar.
Ne demek 'CHP siyaseti'nin sona ermesi?
Bu parti, 70'li yıllarda Bülent Ecevit ve kadrosunun devlet partisi olmayı reddettikleri kısa sıçrama dönemi haricinde hiçbir zaman yüzde 40 seviyesini görmedi. Görmediği için de, aslında bu manada bir 'kitle partisi'nden değil, bir çeşit sınıf/zümre partisinden söz ediyoruz CHP dediğimizde.
Şimdi CHP ister istemez bir seçim yapacak: Aynı dar zümrenin (Türkiye'nin yüzde 25'inin) partisi olmaya devam mı etsin, yoksa o zümreyi kısmen de olsa kızdırmak pahasına referandumda karşısına çıkan yüzde 49'la konuşmaya mı çalışsın?
Şunu unutmayın: Siyasi polarizasyonun yüksek olduğu, seçim barajlarına rağmen parlamentoya dört, hatta daha fazla partinin girdiği ülkelerde yüzde 25 yüksek oy kabul edilir. Nitekim, 18 Nisan 1999'da yapılan seçimde Meclis'e beş parti girmiş, yüzde 22'den biraz fazla oy alan Bülent Ecevit'in DSP'si birinci parti olmuş ve üç partili koalisyon hükümetinin başbakanı Ecevit olmuştu. Artık o dönem sona erdi; iktidar olmak için bundan böyle yüzde 50 + 1 oy gerekecek.
Referandumun sonucunu seçim sonucu gibi okumak bizi hatalı analizlere sürükler ama yine de, Adalet ve Kalkınma Partisi'nin adayı olacağına kesin gözüyle bakmamız gereken Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan açısından 2019'daki seçimin öyle çantada keklik olmadığını söylemek gerek. Ne var ki Erdoğan açısından sorun, 2014'de yüzde 52.5, bugün referandumda yüzde 51.6 olan oyunu korumakken CHP açısından sorun, yüzde 50'nin üzerine çıkabilmek.
Halk mı CHP'ye benzesin, CHP mi halka?
Eğer referandumda yüzde 60 evet çıkmış olsaydı, CHP olduğu gibi kalma, hiç değişmeme lüksüne sahip olabilirdi ama öyle olmadı, neredeyse yüzde 49 hayır oyu çıktı. Şimdi bu oyun sorumluluğu CHP'nin üzerinde ve parti yönetimi bundan sonraki her seçimde bu yüzde 49'a bakılarak değerlendirilecek.
Partinin içinden dışından pek çok kişi için 2019'da yapılacak Cumhurbaşkanı seçimi artık kaybedileceği şimdiden belli bir seçim olmaktan çıktı, hatta bu seçimim kazanılabileceği bile konuşuluyor.
Evet, belki de kazanılabilir ama CHP olduğu gibi durmaya devam ederek, eski savunduğu politikaları yine savunarak, özgürlük ve demokrasi anlayışını değiştirmeyerek kazanabilir mi?
Ben öteden beri CHP açısından temel sorunun, “Halk mı bize benzesin, biz mi halka benzeyelim” ikileminde olduğunu düşünüyorum.
Klasik CHP'li, halkın CHP'ye benzemesi gerektiğini düşünür ve eğer halk partiye yeterince iltifat etmezse bunda kendini değil halkı kusurlu görür. Yani CHP'liler partilerini bir yerde Leninist bir 'Halkın öncü partisi' olarak konumlarlar. (CHP'nin 6 Ok'undan biri 'Devrimcilik'tir, unutmayın.)
Oysa şimdi Cumhurbaşkanlığı Sistemi'nin mecbur bıraktığı bir basit aritmetik var: Eğer CHP, “Halk bana benzesin” demeye devam edecek olursa, yüzde 25'lik kalıbının ötesine pek gidemeyecek ve günün birinde Türkiye'yi yönetme iddiasını iyice kaybedecek.
Demek ki, eğer CHP 2019'da kendi adayı Cumhurbaşkanı olsun istiyorsa, bu aday özelinde kendi parti programını, politika belgelerini, siyaset öncelikleri vs neredeyse her şeyini değiştirmek zorunda.
Koalisyon kuracak aday
Bugüne kadar savunduğu görüşleri ve kadrolarıyla CHP yüzde 25 gibi bir seviyede sabitlendiğine ve bir Cumhurbaşkanı seçtirmek için de bu oyun en az iki katına ihtiyaç duyulduğuna göre, Cumhurbaşkanı adayının şahsında o eski görüşler ciddi bir değişime uğramak zorunda.
Sadece görüşlerden de söz etmiyoruz aslında.
Aynı anda hem normal şartlarda HDP'nin seçmeni olan Kürtleri, hem Ak Parti ve Tayyip Erdoğan'ı istemeyen MHP'lileri, hem geçmişte Ak Parti'ye veya Saadet dahil diğer küçük muhafazakar partilere oy vermiş kesimleri hem de solcusundan ulusalcısına, Alevisinden beyaz Türküne klasik CHP seçmenini bir arada tutacak bir aday ve kampanyadan söz ediyoruz.
Peki kim o aday?
Şurası kesin: Aynı anda bütün bu kesimlerim desteğini alacak ve onların siyasetteki yeni taşıyıcısı olacak olan o aday Kemal Kılıçdaroğlu değil!
Ama Kemal Kılıçdaroğlu CHP'nin genel başkanı, üstelik “Bütüm imkansızlıklara ve dezavantajlara rağmen yüzde 48.6 hayır oyunu bir araya getirmiş olan muzaffer insan.”
Eğer Kılıçdaroğlu fedakarlık yapmaz, kendisinden başka birinin aday olabilmesi için partisinin bir yöntem geliştirmesine önayak olmazsa, 2019'un kaybedileceği şimdiden kesinleşir.
Kılıçdaroğlu yerinde kalacak mı?
Cumhurbaşkanı seçimi ile milletvekili seçimi iki ayrı oylama olarak yapılacağı için, CHP'nin milletvekili seçiminde yine yüzde 25-30 aralığında (eğer adayı cumhurbaşkanı seçiliyorsa belki biraz daha yüksek, yüzde 30-35 aralığında) oy alması beklenir. Bu kadar oyla CHP'nin parlamentoda çoğunluk oluşturamayacağı belli. O yüzden, Cumhurbaşkanı kim olursa olsun, parlamento zemininde konu bazlı ve gelip geçici veya kalıcı ittifaklara ihtiyaç olacak. CHP'li bir aday Cumhurbaşkanı olsun veya olmasın, partilerin Meclis Grupları yeni sistemde geçmişe göre daha güçlü ve daha işlevsel olacaklar; gündelik manada 'siyaset oyunu' da daha çok parlamentoda oynanacak, Cumhurbaşkanlığında değil.
Öyleyse, Kemal Kılıçdaroğlu, partisinin genel başkanı kalmaya devam ederken, 'liderliği' seçim sürecinde ve eğer seçilirse görev süresi boyunca bir başkasına, partisinin belirleyeceği adaya bırakabilir.
Gelin, bundan sonranın CHP'si açısından durumu özetleyelim:
  1. Parti, kendisinden ve genel başkanından siyasi temsil açısından en az iki kat büyük bir aday bulmak zorunda.
  2. Bu aday, partinin siyasi programını ve vaatlerini bir yere kadar dikkate alıp kendi siyasi programını ve vaatler dizisini hazırlayacak, bunu yaparken de seçmen düzeyinde yüzde 50'lik bir koalisyon kurmaya çalışacak.
  3. Parti adayı, klasik bir CHP'li olmayacak büyük ihtimalle; hatta bugün parti üyesi bile olmayabilir. Ama Ekmeleddin İhsanoğlu vakasında olduğı gibi parti tarafından benimsenmeyecek biri de olamaz.
  4. Parti ve milletvekilleri için yapılacak seçim kampanyası ile Cumhurbaşkanının kampanyası ister istemez birbirinden ayrılacak; CHP'nin adayı Cumhurbaşkanı seçilse dahi büyük olasılıkla parti Meclis'te 301 kişilik çoğunluğu yakalayamayacak. O yüzden parlamento zemininde siyaset hem bir takım oyunlarla ve geçici ittifaklarla yapılacak.
  5. Partinin genel başkanlarının aynı zamanda partinin 'lideri' de olması dönemi sona erecek.
Tabii, bütün bu maddeler CHP'nin iktidar olmayı istemesi halinde geçerli. Yoksa, parti, “Aman kim iktidar olursa olsun, biz yüzde 25'imizi alalım, hatta yeni sistem sayesinde yüzde 35-40 alalım ama iktidar olmakla uğraşmayalım” diyebilir.
Eğer öyle diyecekse, başka bir şey söylemeye de gerek yok.

 Aslına bakacak olursanız, CHP'nin 2019'da iktidar olmak isteyip istemediğini bugünlerde göreceğiz. Partinin bugünden 2019'a kadar nasıl bir muhalefet çizgisi izleyeceği, özellikle Cumhurbaşkanlığı Sistemi için çıkarılacak uyum kanunlarında nasıl bir tutum takınacağına bağlı olarak 2019'da iktidarı isteyip istemediğini de anlayacağız.

25 Nisan 2017 Salı

CHP sağa mı dönsün sola mı?

Uzun yıllardır her yerde ve her fırsatta, Türkiye'de siyaseti sağ ve sol eksenlerinde okumanın yanlışlığını anlatmaya çalışıyorum.
Türkiye'de siyaset sınıf temelli değil kimlik temelli yapıldığı için, ne 'sağ' diye bir kimlik var bu ülkede ne de yeterince geniş kitleleri içine alan 'sol' diye bir kimlik.
Bana soracak olursanız, ülkedeki temel siyasi bölünmenin Türkçülük ile İslamcılık arasında olduğunu söylerim. Bu isimlendirmeye takılmayın fazla, ben biraz da Yusuf Akçora'nın meşhur 'Üç Tarzı Siyaset'ine bir saygı ifadesi olarak 'Türkçü' ve 'İslamcı' terimlerini kullanıyorum; yoksa bugün bu ayrım bu kelimelerle ifade edilmesi kolay olmayacak kadar karmaşık bir ayrım.
Benim 'Türkçü' ve 'İslamcı' terimlendirmemi beğenmeyen biri, 'modernleşmeci' ve 'muhafazakar' kelimelerini önermişti. Bence bu kelimeler de yetersiz ama derdimi anlatabildim sanırım.
Bu temel ayrıma, yani benim deyişimle 'Türkçü'-'İslamcı' ayrımına sağmayan, daha doğrusu hala sığmamakta ısrar eden bir siyaset daha var Türkiye'de, o da etnik Kürt kimliğine dayalı siyaset. En çok oyu aldığı 7 Haziran 2015 seçiminde benim hesabıma göre 6 milyonun üzerinde Kürt seçmenin oyunu alan bu siyasi hareketi hiç akıldan çıkarmamak lazım.
Şimdi Türkiye 2019'un Kasım ayında yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimine doğru gidiyor. Bu seçimin yapılmasını öngören Anayasa değişikliği referandumda az farkla kabul edilince, gözler 2019'de Tayyip Erdoğan'ın olası rakibine ve o rakip adayı belirlemesi beklenen Cumhuriyet Halk Partisi'ne döndü.
Partinin içinde ve dışında ciddi bir tartışma devam ediyor, belli ki uzun süre de devam edecek.
Tartışmada kabaca iki taraf var. Bunlardan biri, CHP'nin sola yönelmesi halinde 2019'da başarılı olacağını öne sürüyor; ötekisi ise seçimi kazanmak için Ak Parti'den hatırı sayılır miktarda oy almak gerektiğini hatırlatıp merkeze, hatta sağa doğru açılmayı öneriyor.
Bu görüşlerden hangisinin haklı olduğunu bilmeye ve söylemeye imkan yok. Birkaç sebeple imkan yok. Birincisi, matematikten değil siyasetten söz ediyoruz, bu alanda bütün görüşler bir diğeri kadar değerli ve geçerli. İkincisi, 'sola yönelelim' veya 'sağa yönelelim' diyenlerin tam olarak neyi kastettiği belli değil.
CHP kimliği ve kimlik siyaseti
CHP'nin sol veya sağdan birine kolayca yönelebileceğini düşünmek, bu partinin esas olarak siyasetsiz, salt oportünist bir parti olduğunu söylemekle eş değer. Oysa öyle değil. CHP bir kimliğin önemli temsilcisi.
Belki en önce CHP'nin ne olduğunu anlamaya çalışmamız lazım; milletvekili seçiminde yüzde 25 civarında oy alan bu partiye seçmenler neden oy veriyorlar, bu partinin hangi fikrini daha önemli buluyorlar? Tersten sorayım: Bu yüzde 25'i ortak kılan kimlik ne ki, onlar gidip CHP'ye oy veriyorlar, CHP'de kendi kimliklerinin temsil edildiğini düşünüyorlar?
Tam bu noktada yan yola sapıp, 2019'dan itibaren Cumhurbaşkanlığı seçimleriyle birlikte yaşanacak değişimle ilgili bir varsayımda bulunmam gerek: Cumhurbaşkanlığı sistemiyle birlikte kimliğe dayalı siyasetin tamamen sona ereceğini söylemek fazla olabilir ama cumhurbaşkanı seçilmek isteyen adayın temsil ettiği kimliği aşan, daha kapsayıcı, daha çoğulcu, daha merkezde siyaset yapan birisi olması artık mecburi olacak.
Bu dediğim Tayyip Erdoğan için de geçerli; CHP'nin çıkaracağı aday için de geçerli olacak. Adaylar kendi kimliklerini aşamaz, daha kapsayıcı olamazlarsa seçilemeyecekler çünkü.
Ancak paradoksal biçimde, adayların birbirlerine karşı yürütecekleri kampanyalarda, her adayın diğer adayın ne ve kim olmadığını anlatmasına hayli büyük ağırlık verileceğini, yani kampanyaların kısmen de olsa kimlik siyaseti üzerinden yapılacağını düşünüyorum.
Şimdi yan yoldan çıkıp yeniden yazının ana çizgisine dönebiliriz.
Partinin içinde ve dışında başlayan 'CHP ne yöne gitsin' tartışması aslında bir sağlık işareti. Ancak bu tartışmanın subjektif, tabir yerindeyse masa başı değerlendirmelerle değil, görece daha bilimsel verilerle yapılması partiyi daha sağlıklı bir yere taşıyabilir.
Kalkınmacılık siyaseti
Bunun için belki Türkiye'de muhafazakar siyasetin evrimine bakmak yol gösterici olabilir. Türkiye'de benim 'İslamcı kimlik' diye adlandırdığım kimlik, İslamcılık siyasetinden çok daha büyük bir alanı kapsıyor. Bu, dün de böyleydi, bugün de böyle.
Türkiye'de muhafazakar alanda siyaset yapanlar aslında modernleşmeyi reddetmediler; sadece onun hızını ve bazı uygulamalarını benimsemediler. Bu, Adnan Menderes-Süleyman Demirel-Turgut Özal çizgisinde de böyleydi, bugün Tayyip Erdoğan çizgisinde de böyle.
Zaten, o muhafazakar damarın bir kalkınmacı/zenginlik vaat edici tarafı olmasaydı, nihayetinde onlar da 'muasır medeniyetler seviyesine gelmek, geçmek'ten söz etmeseydi, büyük ihtimalle hiçbir zaman iktidar olamazlardı.
Buradan CHP'ye, onun içinde ve dışında devam eden 'sağa gidelim-sola gidelim' tartışmasına bakalım.
Eğer Cumhurbaşkanlığı sistemine geçişle birlikte kimlik siyasetinin seçim sonucunu belirlemede etkisi görece azalacaksa, o zaman seçmen refahını ve mutluluğunu arttıracak vaatlerin siyasetine geri dönülecek demektir.
Bu manada, ekonomik eşitliği, sefalette değil refahta eşitliği savunan sol politikaların alanı da genişleyecek demektir.
Soldan kastedilen ne?
Ama CHP açısından sola dönmeyi önerenlerin aklındaki tek şey bu değil galiba. Eğer soldan kastedilen şey, en koyu haliyle Kemalizme geri dönmek, dinin sosyal hayattaki görünürlüğünü azaltmak, eğitim yoluyla yeniden modernist ve pozitivist endoktrinasyona başlamaksa, bu söylenenlerin 'sol' olmadığını hatırlatmak gerekiyor.
CHP'yi 'sola dönmeye' davet edenler, herkes için özgürlüğü değil de sadece hakim sınıf için özgürlüğü öneriyorsa, Kürt kimliğinden hiç söz etmiyor, demokrasi derken yerel demokrasi konusuna hiç girmiyor ve belediyeler üzerinde devlet tahakkümünün sürmesini öngörmeye devam ediyorlarsa, bu da sol olamaz.
Ekonomide girişim özgürlüğü yerine devletçi politikaları önermeyi solculuk sananların olduğunu zaten biliyoruz.
Neyin sol olmadığını yazıyorum, neyin olduğunu yazmaktansa. Çünkü Türkiye'de yabancı düşmanlığı kolayca anti-emperyalizm olarak pazarlanabildiği gibi, kendini anti-emperyalist sanan herkes de solcu olduğunu düşünüyor.
Böyle olduğu için de, Türkiye'de solculuk-sosyalistlik özünden koparılmış ve kozmetik bir düzenlemeye indirgenmiş bir şeye kolayca dönüşebiliyor.
Bir adayla sağcı olunur mu?
Benzer bir durum, CHP'nin 'sağa dönmesini' önerenler için de geçerli. Bir dindar adayla, söylenecek birkaç nutukla CHP'nin 'sağa açılacağını' sananlar var. Bunlar, siyaseti basit bir mühendislik işi gibi gören, toplumu sosyolojisi hiç değişmeyen sabit tuğlalardan ibaret sanan insanlar. Basit bazı hareketler yapılır, bazı temel şeyler söylenir, uygun da bir aday bulunursa daha önce Ak Parti tarafında duran o tuğlaların bazılarının hop bu tarafa geçeceği öne sürülüyor.
Oysa ne toplum sabit ne de öyle blok blok tuğlalardan oluşan bir şey. Aralarında bazı benzerikler, duygudaşlıklar olan milyonlarca bireyden söz ediyoruz; ortaklaştıkları yerler var, ayrıştıkları yerler var.
Yeniden başa dönelim: CHP bugün bir kimliğin, hem de hayli sert ve köşeli bir kimliğin partisi. Ve bu yüzden de, kendi kimliğini aşmadan, o kimliğin köşelerini yumuşatmadan başka kimliklere açılması, bugün hitap ettiği yüzde 25'in en az iki katına hitab eder hale gelmesi çok da kolay olmayan bir parti.
Samimi olmak şart
Sorunu basitçe sağa veya sola yönelmek değil, tam tersine Türkiye'ye yeni bir şey söylemek, söylediği şeyi içselleştirmek ve samimi olmak.
Mesele eleştirmek, karşı çıkmak olunca bunu CHP'nin gayet iyi yaptığını son 15 yıldır biliyoruz. Ama seçim kanamak için karşı olmak ve eleştirmek yetmiyor, bir de topluma bir şey önermek gerekiyor, önerirken inandırıcı olmak gerekiyor.
CHP son iki genel seçimde (2011 ve 2015) pozitif kampanyalar yürüttü ama belli ki inandırıcı olamadı, seçmen tarafından samimi bulunmadı. Acaba CHP 2011 ve 2015'te neden başarısız olduğunun tahlilini samimi biçimde yaptı mı?
CHP'ye sağa veya sola dönmesini söylemekten daha kolay bir şey yok ama acaba dönmek o kadar kolay mı, 'döndüm' deyince dönülmüş oluyor mu?
15 yıldır toplumun önüne bir yeni fikir çıkaramamamışken şimdi 2 yılda bu fikir nereden bulunacak?

O fikri aramaya bir yerden başlamak gerek.

19 Nisan 2017 Çarşamba

2019'da Erdoğan'ın karşısına kim çıkacak?


Cumhurbaşkanlığı sistemi, ülkemizde siyasetin yapılma biçimini çok radikal bir biçimde değiştirecek.
Değişecek şeylerin başında, siyasi partilerimizin siyaset yapma tarzları geliyor.
Bizim siyasi partilerimizin iş yapma biçimi, siyaset bilimi literatüründe 'clientelism' olarak tanımlanıyor. Wikipedia'da ilgili madde aynen şu cümleyle başlıyor: “Clientelism is the exchange of goods and services for political support, often involving an implicit or explicit quid-pro-quo.” Yani, siyasi destek karşılığında mal ve hizmet sunmak veya tam tersi mal ve hizmet karşılığı siyasi destek vermek.
Biz tabii, bu yöntemin de kitabını yazmışız. 'Clientalisme' ('Müştericilik' mi desek?) sadece iktidar partisine özgü değil; irili ufaklı bütün partilere özgü bir durum. Hatta parlamentoda temsil edilmeyen partilerin temel iş yapma tarzı bile bu 'müştericilik' sınırları içinde kabul edilmeli.
Cumhurbaşkanlığı sistemi 2019'da devreye girdiğinde ilk değişecek şeylerden birinin bu 'müştericilik' düzeni olması beklenir. Çünkü hizmet ve dağıtım işleri partiden Cumhurbaşkanına kayacak; biraz sonra anlatmaya çalışacağım, Cumhurbaşkanları da artık temsil ettikleri partilerden daha fazla, daha büyük bir şey olacaklar ister istemez.
Tabii, partilerimizin tümüyle 'müştericilik'ten çıkacaklarını bekleyemeyiz; vatandaş taleplerini yine partiler aracılığıyla yukarı doğru iletecek ister istemez ama yine de yeni durum, bugünkünden hayli farklı olacak kaçınılmaz biçimde.

Aday çıkarabilir partiler, çıkaramaz partiler

Cumhurbaşkanlığı sistemi devreye girdiğinde, partilerimiz bir değişik durumla karşılaşacak. Acaba Cumhurbaşkanı adayı gösterecekler mi, göstermeyecekler mi? Bu soru, Ak Parti dışındaki bütün partiler için geçerli.
Örneğin, oy oranı yüzde 2-14 arasında olan ve üst sınırını bir türlü daha yukarıya taşıyamayan, görünür gelecekte taşıma ihtimali de olmayan partilerimiz var: HDP, MHP, SP, BBP vs.
Topladığınızda bu dört parti oyların dörtte bire yakın bölümünü alabiliyor ama tek başlarına yüzde 50 + 1 oya erişmelerine imkan yok. Açıkça görülen sebeplerle Cumhurbaşkanlığı seçiminde ittifak kurup ortak aday da gösteremezler. O zaman ne yapacak bu küçük partiler?
İki ihtimal var: Seçilemeyeceğini bile bile bir Cumhurbaşkanı adayı çıkartırlar veya çıkartmazlar.
Yeni Anayasamıza göre, Meclis'te grubu bulunan partiler ile son genel seçimde tek başına veya birlikte yüzde 5 oy almış partiler ile 100 bin vatandaşın imzasını toplayabilmiş olan kişi Cumhurbaşkanı adayı olabiliyor.
Bu durumda, 1 Kasım 2015 seçim sonuçlarına göre BBP ve SP bir araya gelseler dahi Cumhurbaşkanı adayı çıkartamıyorlar. Sadece HDP ve MHP kendi başlarına aday çıkartabilecek yeterliğe sahipler. Ama dediğim gibi onların da adaylarını seçtirtebilmeleri hemen hemen imkansız.
Öyleyse, 2019'dan itibaren partilerimiz iki kategoriye ayrılacak: Cumhurbaşkanı seçtirtme ihtimali olan partiler ve olmayan partiler.
Olan partiler malum: Adalet ve Kalkınma Partisi bunların başlıcası; şimdilik bir de Cumhuriyet Halk Partisi var.
Adalet ve Kalkınma Partisi'nin 2019'da kimi Cumhurbaşkanı adayı göstereceğini bilmeyenimiz yok herhalde.
Peki CHP ne yapacak, öteki küçük partiler ne yapacak? Bilmediğimiz bu.
Önce CHP'yi konuşalım, sonra da ikinci kategori partileri adını verdiğim, CB seçtirme ihtimali olmayan ve dolayısıyla aday çıkartmama ihtimali bulunan partileri.

CHP adayını nasıl arayacak?

2019 Kasımında yapılacak seçim için CHP kendine öyle bir aday bulmalı ki, bir yandan partiyi ve onun siyasi programını bir çeşit 'lider' olarak temsil ediyor olsun, bir yandan da uzunca bir süreden beri yüzde 21-25 oy aralığında sıkışmış gözüken CHP seçmen oranının çok ötesine geçip daha kapsayıcı olsun ve yüzde 50 + 1 oyu kazanabilsin, Recep Tayyip Erdoğan'a ilk seçim yenilgisini yaşatsın.
Kimdir o kişi ve CHP o kişiyi hangi yöntemle nasıl arayıp bulacaktır, hep birlikte yaşayıp göreceğiz.
Bu konuda şimdiden bildiğimiz tek bir şey var: CHP, o kişiyi arama bulma yöntemini kısa zamanda geliştirip ortaya koyamazsa, büyük ihtimalle olabilecek en iyi adayı da bulamayacak ve sonuçta yeni bir Ekmeleddin İhsanoğlu vakası kaçınılmaz hale gelecektir.
2019'da böylesi bir beceriksizlikle yaşanacak bir yenilgi, CHP'yi 2024'te 'Cumhurbaşkanlığına seçilebilir bir aday çıkartabilir parti' kategorisinden aşağı düşürebilir.
Yani 2019 CHP için son şans olabilir, eğer bu parti son dakikada şapkadan tavşan çıkartırcasına bir aday belirler ve seçimi kaybederse, bir daha hiçbir zaman seçim kazanamayacağı düşüncesi hakim olabilir ve MHP ile HDP'nin pozisyonuna düşebilir. Öte yandan düzgün işleyen bir yöntemle aday belirlenir ve bu aday da geniş kitleler tarafından kerhen değil gerçekten benimsenirse, seçim kaybedilse dahi CHP 'Aday çıkaran parti' konumunda kalmaya devam eder.
CHP veya başkası, yeni sistem en azından Cumhurbaşkanı adayı çıkarma ve ülkeyi yönetme iddiası bakımından Türkiye'yi ikili bir sisteme zorluyor.

Başkanın kampanyası, milletvekilinin kampanyası

Cumhurbaşkanı seçimi ve aday belirleme süreci, yeni dönem siyasetinin yegane yeni yönü değil. Çok üstünde düşünülmedi, “Genel başkanlar listeyi belirlemeye devam eder” denip geçildi ama milletvekili seçimi ve onun biçimi de partileri değiştirecek.
Önce, seçilebilir nitelikte Cumhurbaşkanı adayı çıkartacak iki partiden, Ak Parti ve CHP'den söz edelim, sonra HDP ve MHP'nin durumlarına bakalım.
Bir yandan Cumhurbaşkanı adayı ve onun kendine ait kampanyası olacak, bir yanda da milletvekilleri seçilebilmek için uğraşacaklar.
Eskiden genel başkan ve parti bütün kampanyayı sürüklüyor, tek bir reklam kampanyası ile bütün mesajlar verilebiliyordu.
Oysa yeni durum bu kadar basit olmayacak. Vaatler ve mesajları CB adayı verecek, milletvekilleri ise icrai herhangi bir güce sahip olamayacakları için kampanya yapmakta çok daha fazla zorlanacaklar.
Kuşkusuz partinin Cumhurbaşkanı adayının bir sürükleyiciliği ve partiye kazandıracağı oy olacaktır ama bu oylar her zaman yetmeyebilir; yerel adayların yerel kampanyalarının ağırlığı artmak zorunda.
Bu durum, belki ilk seçimde değil ama zaman içinde CB adayları ile milletvekillerinin tamamen ayrı organizasyonlarla yürümesini, partinin daha çok milletvekilleri için çalışmasını ama CB adaylarının kendi kampanyalarını partiyle paralel bile olsa farklı bir büro üzerinden yürütmesini getirebilir.
Bu yeni durum zaman içinde çok kritik bir gelişmeyi beraberinde getirecek: Partilerimiz, siyasetin sürekliliği açısından daha çok milletvekillerinin partisi olurken, CB adaylarının partiden daha bağımsız, hatta çoğu zaman partiden daha büyük kitlelere hitab edebilir nitelikte olmasının yolu açılacak.

CHP adayı CHP'nin iki katı olmak zorunda

Bu son yazdığım, bugün Ak Parti için çok geçerli olmayabilir ama CHP kesinlikle daha ilk seçimden bu yola girmek zorunda kalacak. Eğer çıkaracağı CB adayının seçimi kazanmak, Tayyip Erdoğan'ı yenmek gibi bir kaygısı olacaksa, o aday bugünkü CHP'den daha büyük, en az iki kat büyük bir kitleye hitab edebilir nitelikte birisi olmak zorunda.
Tam da bu sebeple, büyük ihtimalle o aday bugünün klasik CHP'lilerinden biri değil, parti dışından ama CHP ile uyumlu biri olacaktır. Ve böylece partiden seçilecek milletvekilleri ile arasında, seçilip Cumhurbaşkanı olsa dahi mutlaka bir mesafe, hatta çekişme olacaktır.
Dediğim gibi bu durum şimdilik Ak Parti için geçerli değil; ama bu partinin Cumhurbaşkanı seçtirememesi ve/veya 2019'da Cumhurbaşkanı seçtirse bile parlamentoda çoğunluğu sağlayamaması durumunda, CHP'nin daha 2019'da gireceği yola bir sonraki seçimde mecburen Ak Parti de girecek.
İktidarın el değiştirmesi durumunda, zaman içinde bütün Cumhurbaşkanı adayları, ister Ak Partili ister CHP'li olsunlar, yüzde 50 + 1 oy alma zorunluğunun kaçınılmaz gereği olarak daha merkez politikaların peşinden koşmaya, daha çoğulcu olmaya, mümkün olduğunca daha çok insanı kapsamaya çalışacaklardır. Bu da, aslında siyasetin kutuplaşmacı dilden kaçınmasına hizmet edecektir.

MHP ve HDP'nin geleceği ne olacak?

Buradan gelelim küçük partilerin durumuna. Yani MHP ile HDP'ye.
Cumhurbaşkanı seçtirmek gibi bir iddiası bulunmayacak olan bu partiler, var olan bütün enerjilerini milletvekili seçimine verecekler ister istemez. Elbette seçim sisteminin değişip değişmeyeceğini ve değişse bile ne yönde olacağını şimdiden bilmiyoruz ama eğer baraj düşecek veya tamamen kalkacaksa (artık yüzde 10'luk ulusal seçim barajının hiçbir siyasi meşruiyeti kalmadı, unutmayın) bu iki partinin yanına başka küçük partiler ve hatta bağımsız milletvekilleri de eklenecektir.
Burada soru şu: Ülkeyi yönetme iddiası hiçbir zaman olmayacak, hiçbir zaman bir koalisyonun parçası olarak bile fikirlerini icra edemeyecek olan bir siyasi parti yaşamaya devam edebilir mi, edemez mi?
Bugüne kadar “Küçük olsun benim olsun” anlayışını yaşatan şey, müştericilikti. Her partinin kendine göre müşterisi var ve partiler ne yapıp edip o müşterilerine hizmet ve mal aktarmakta bir rol oynuyorlar.
2007'den beri milletvekili genel seçimiyle yerel seçimleri kıyasladığınızda, genel seçimde HDP (ve öncülleri) dahil dört siyasi partinin öne çıkıp hatta oyların bu dört partide konsolide olmasına karşılık yerel seçimde çok daha fazla sayıda partinin küçük küçük de olsa oy aldığını görüyoruz.
Bunun en önemli sebebi yüzde 10'luk seçim barajı. Partinizin yüzde 10'u geçemeyeceğini düşünüyorsanız ona oy vermiyorsunuz. Ama bir sebep daha var: Yerel yönetimler sayesinde küçük partiler de kendi müşteri kitlelerine mal ve hizmet aktarmayı sağlayabiliyorlar.
Yeni sistemin en çok etkileyeceği siyasi partinin MHP olacağını şimdiden söyleyebiliriz. Bu parti, sembolik olarak bir Cumhurbaşkanı adayı çıkartsa da çıkartmasa da milletvekili seçiminde zorlanacak ve büyük olasılıkla da ciddi oy kaybına uğrayacaktır.
HDP ise etnik milliyetçi bir tabanın partisi olduğu, Türkiye'de Kürt sorunu devam ettiği müddetçe, yüzde 7-12 arasında bir seçmen kitlesi için yegane adres olmayı sürdürecektir.
HDP'nin neredeyse 'tapulu seçmeni' olan bu kitle, geleceğin siyasetinde ilginç bir biçimde son derece belirleyici bir role sahip olabilir.
Dilerseniz biraz da onu konuşalım.

Referandumda Kürt seçmen faktörü

Bütün hile/baskı iddialarına rağmen, referandumdaki oy dağılımından edinilecek dersler var. Bu derslerin başında da, Kürt seçmenin davranışı geliyor.
Ak Parti ile MHP'nin 1 Kasım 2015'teki oy toplamından fazla evet oyu çıkan 14 vilayet var ve bunların hepsi de Kürt seçmen ağırlıklı vilayetler. Evet cephesinin bu vilayetlerden aldığı fazladan oyların toplamı 400 bin civarında. Referandumda evetin 1 milyon 300 bin farkla kazandığı dikkate alındığında bu 400 bin oyun 'Evet' yerine 'Hayır' demesinin farkı bir anda 500 bine indireceğini görmeliyiz. (Kürt seçmen ağırlıklı vilayetlerde seçime katılımda da 600 bine yakın azalma var. HDP, bu azalmayı devlet baskısına bağlıyor. O 600 bin kişi seçime neden katılmadı, katılsaydı hayır oyu mu verirdi, bunu bilmiyoruz ama referandumun sonucunda Kürt seçmenlerin varlığı kadar yokluğunun da ciddi etki yarattığı açıkça görülüyor.)
Referandum sonucu, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'a, bıçak sırtında riskli bir çoğunluğa sahip olduğunu gösterdi. Kuşkusuz Cumhurbaşkanı seçimi referandumdan farklı bir gündemle, Cumhurbaşkanı'nın icraat gündemiyle yapılacak, o yüzden referandumla 2019'daki seçim arasında bir yere kadar paralellik kurulabilir.

Kime kaç Kürt oyu lazım?

Ama yine de, kimlik temelli ve blok halinde hareket eden seçmen açısından bakıldığında, Tayyip Erdoğan'ın 2007'deki kadar yüksek seviyede olmasa da, 7 Haziran 2015'teki kadar da düşük seviyede olmayan Kürt oyuna ihtiyacı olduğu ortada. (Ak Parti, 7 Haziran 2015'te yüzde 41'e düştüğünde, bir önceki seçime göre kabaca 3 milyon Kürt oyunu kaybetti.) Başka türlü yüzde 50'nin üzerine çıkmak pek kolay gözükmüyor.
Öte yandan, Tayyip Erdoğan için geçerli olan bu gerçek, rakibi için fazlasıyla geçerli olacak. Çünkü Erdoğan'ın 2019'daki olası rakibi sadece geçmişte muhalefet saflarında kalan 7 milyona yakın Kürt oyunu almaya çalışmayacak, bir de Türkiye'nin geri kalanından da 18-19 milyon oy daha alacak ki yüzde 50'nin üzerine çıkabilsin.
Yeri gelmişken hatırlatayım: Bugün 58 milyon seçmenimiz var, 2019'da bu sayı 60 milyon olacak. Yani, Cumhurbaşkanı olabilmek için 25 milyonun üzerinde, hatta belki 26 milyonun üzerinde oya ihtiyacı olacak adayların.
Bugünkü siyasi kutulaşmamızın 2019'a kadar değişmeyeceğini varsayacak olursak, toplam sayısı 2019'da 9 milyonun üzerine çıkacak olan Kürt kökenli seçmenler aynı anda hem kilit hem anahtar konumuna gelecek.
Burada da bir dengesizlik var: Tayyip Erdoğan'ın bu 9 milyon seçmenin kabaca 3 milyonu aşkın bölümüne ulaşması ona yetebilecekken rakibinin 7 milyon Kürt seçmene ulaşması gerekebilecek. (Dediğim gibi diğer her şey sabit kalmak şartıyla.)

Sert ideolojik söylemlerin sonu geliyor mu?

Evet, 2019'da Cumhurbaşkanı seçilmek için 25, hatta 26 milyonun üzerinde oy alması gerekecek bir adayın. Peki bu kadar oy, dar ideolojik söylemlerle, dar siyasi kimlikler üzerinden alınabilir mi? Bence hayır.
O yüzden, bugün aynen 7 Haziran ertesinde olduğu gibi, kendini bir blok gibi gören ama aslında birbirine benzemeyen kişi ve gruplardan oluşan muhalefetin, Tayyip Erdoğan karşısında pozitif bir gündemle bir araya gelmesini sağlayacak bir adaya ihtiyacı var. Bu adayı çıkartması beklenen siyasi örgüt ise Cumhuriyet Halk Partisi.
Türkiye'de bir 'Erdoğan karşıtlığı' siyasi sermayesinin bulunduğu kuşku götürmez bir gerçek. Ama salt Erdoğan karşıtlığının yüzde 50 +1 oy getirmesi imkansıza yakın bir şey. Zaten, seçimde Erdoğan'a karşı aday olacak kişinin Erdoğan'a karşı olduğu ve onu eleştireceği kuşku götürmez, doğal bir şey. Ama o kişi, bu eleştirilerinin yanına inanılır bir gelecek projesi, inanılır bir icra planı da eklemek zorunda.
Bu söylem oluşturulurken de, çok daha kapsayıcı bir siyasi dil ve üslup benimsenmek zorunda.
Öte yandan, 2019'un Kasım ayında Recep Tayyip Erdoğan'ın ve partisinin iktidardaki 17. yılını tamamlayacağı da dikkate alınmalı. Bunca yılın yorgunluğu ve yıpranmışlığını göz önüne aldığımızda, seçimde onun işinin de kolay olmayacağını görmeliyiz.
Kaldı ki, bugünden 2019'a varana kadar ülkede pek çok şey olabilir, işler iyiye gidebileceği gibi kötüye de gidebilir.

Bütün bunlar göz önüne alındığında, muhalefetin öncü, hatta yegane partisi olmak istiyorsa, CHP'nin 2019 için aday belirleme sürecini bir an önce başlatmasında ve Tayyip Erdoğan'a karşı en iyi adayı bulmak için kendisini de aşan bir çabaya girişmesinde büyük fayda var.

15 Şubat 2017 Çarşamba

Sadece Amerika'nın mı ulusal güvenliği tehdit altında?

Donald Trump'ın Amerikan Başkanı olarak yemin edip göreve başladığı 20 Ocak'tan itibaren, son sekiz yıldır pek az yaşanan şeyler olmaya başladı Amerika'da: Amerikan yönetiminden seri halinde son derece önemli konularda bilgi sızıntıları oluyor ve bunlar ciddi skandallar yaratıyor.

Türkiye'de, "Türk dostu general istifa etti" diye değerlendirildi ama Trump'un Ulusal Güvenlik Danışmanı Michael Flynn'in istifaya zorlanması öyle kolay kolay kapanmayacak bir dizi skandalı başlatmış görünüyor.

İyi izlemeyenler için anlatmaya çalışayım: Eski Başkan Obama, başkanlığının bitmesine günler kala, Rusya'nın Amerikan Başkanlık seçimine müdahale ettiği ve bir dizi siber saldırıyla seçimin sonuçlarını da bir ölçüde etkilediği iddiasıyla bu ülke aleyhine bir dizi yeni yaptırım kararı aldı.

Bu yaptırımlar içinde çok sayıda Rus diplomatı sınır dışı etmek de vardı, başka şeyler de.

Bir telefon konuşması

Tam o gün, bu yaptırımlar açıklandıktan sonra, seçilmiş ama henüz göreve başlamamış başkan olan Trump'ın (o sırada) en yakın dış politika ve güvenlik danışmanı olan emekli general Michael Flynn, Washington'daki Rusya Büyükelçisi ile bir telefon konuşması yaptı. Bu konuşma FBI tarafından kaydedildi.

Flynn, telefonda Rus Büyükelçi ile o gün ilan edilmiş yaptırımlar konusunu da tartıştı ve bu konuda Rus elçiyi teskin etti. (Konuşmanın tam içeriği sızmadı, haberlerde 'konunun ele alındığı' söyleniyor en fazla.)

Daha sonra 20 Ocakta Trump yemin edip göreve başladı, Michael Flynn de Beyaz Saray'ın Ulusal Güvelik Danışmanı oldu. Ulusal Güvenlik Danışmanı çok önemli bir insan. Beyaz Saray adına bütün istihbarat teşkilatları ile Dışişleri Bakanlığı ve Savunma Bakanlığını koordine eden, hatta fikirleriyle politikalara yön veren isim.

Trump'ın haberi var mıydı?

Şimdi öğreniyoruz ki, Trump'ın yemin etmesinden sadece 6 gün sonra, FBI v Adalet Bakanlığı gelip Beyaz Saray'ın baş hukuk danışmanına Flynn'in Rus elçiyle yaptığı konuşmayı içeriğiyle birlikte aktarmışlar ve burada bir 'potansiyel suç' olduğunu söylemişler. (Amerika'da Logan Kanunu diye bilinen bir kanun, sıradan vatandaşların Amerikan dış politikasına bulaşmasını suç olarak tanımlıyor, telefon konuşması yaptığı sırada Flynn de sıradan bir vatandaş.)

Bu bilgiyi alan baş hukuk danışmanının ne yaptığı, durumu Başkan Trump'a aktarıp aktarmadığı bilinmiyor şimdilik ama bir şey kesin: Flynn'in bu telefon konuşmasıyla ilgili haberler basına sızınca konu Başkan Yardımcısı Pence ve Beyaz Saray sözcüsü Spicer'a soruldu, onlar da Flynn'in telefonda yaptırımlar konusunu konuşmadığını söylediler.

Nitekim en sonunda Michael Flynn, "Başkan Yardımcısına eksik bilgi verdiği (yalan söylediği) için özür dileyerek" istifa etti.

Şu anda ortaya çıkan iddialardan biri, Flynn'in böyle bir yalan söyleyerek kendini Ruslar tarafından yapılabilecek olası bir şantaja açık hale getirerek Amerikan ulusal güvenliğini tehlikeye attığı.

Rusya'nın yükselişi ve Trump

Bu skandal bağlamında pek çok soru var cevap bekleyen ve bunların önümüzdeki dönem Başkan Trump'ı sahiden zor duruma düşürmesi tehlikesi de var. Ama o detaylarda boğulmadan biz esas konumuza gelelim.

Bütün bu detayların merkezinde Rusya'nın seçime müdahale ederek Trump'ın seçilmesini sağladığı, yani Trump'ın aslında Rusya'nın(Putin'in) adamı olduğu iddiası var.

Rusya'nın Soğuk Savaş'ın bitmesinin üzerinden bunca yıl geçtikten sonra yeniden bir 'süper' rakip olarak Amerika'nın karşısına çıkması konusu yeni değil. Obama yönetimi döneminde Rusya çok da ciddiye alınmadı, yeniden 'süper' olma iddiası "Rusya ormanları da olan bir Suudi Arabistandır" lafıyla küçümsendi. 

Ama Putin ve Rusya bütün küçümsemelere rağmen önce NATO'nun füze kalkanı projesini tehdit ettiler, aynı anda eski Orta Asya'daki sömürgelerini yeniden kendi şemsiyelerinin altına çekerek Türkiye başta olmak üzere Batı dünyasına bir yenilgiler dizisi yaşattılar ve ardından da Ukrayna dahil Avrupa'daki eski varlıklarına yöneldiler.

Putin Rusya'sı Ukrayna'da içsavaşı çıkartıp ülkenin bir bölümüne hakim olduktan ve Avrupa Birliği'ni tehdit ettikten sonra bir dizi ekonomik ve siyasi yaptırım devreye girdi. O sırada Putin uluslararası siyasetin istenmeyen çocuğuydu, kimse yüzüne bakmıyor, onunla konuşmuyordu bile.

Suriye krizi Putin'in çıkışı oldu, bu ülkedeki iç savaşa ordusuyla müdahale edince yeniden uluslararası gündeme girdi ve yeniden sözü dinlenmek zorunda olan bir lider haline geldi.
Amerika ise Putin ve Rusya ile açıktan çatışmaya girmedi, onu hala dizginleyebileceğini düşündü.

Son sızıntı çok önemli

İşte böyle bir tırmanma ortamında Trump'ın Rusya'nın da yardımı iddiasıyla seçilmesi işleri karıştırdı.

14 Şubat tarihli The New York Times gazetesinde yeni bir 'sızıntı' daha yayınlandı. Gazetenin tecrübeli ve önemli baş savunma muhabiri Michael Gordon'un imzasını taşıyan haber, farkında olmasak da Türkiye için de büyük önem taşıyor.

Habere göre Rusya, 1987 tarihli orta menzilli nükleer silahları sınırlayan anlaşmayı ihlal eder nitelikte bir füze sistemigeliştirmiş ve bunu da operasyonel hale getirmişti.

Michael Gordon'un haberine göre bir füze bataryası halen Güney Rusya'da Volgograd yakınlarındaki füze test alanı olan Kasputin Yar'daydı, diğer batarya ise adı verilmeyen bir başka yere nihai olarak konuşlanmıştı.

Türk Dışişleri Bakanlığı'ndan üst düzey bir kaynak bana taa 2016 yaz sonunda bu haberi bana söylemiş, hatta daha da ileri giderek bu füze sisteminden bir bataryanın Baltık yakınlarına, bir başka bataryanın Kırım yarım adasına ve üçüncü bataryanın da Suriye'ye yerleştirildiğini, böylece NATO füze kalkanının çok ciddi biçimde tehdit altına girdiğini anlatmıştı. Ben bu bilgiyi birkaç kez katıldığım TV programlarında da söyledim, sonbaharda yapılan NATO zirvesinde bu konunun konuşulduğu bilgisine de sahibim.

The New York Times'ı ve onun baş savunma muhabiri Michael Gordon'u atlattığım iddiasında değilim; çünkü benim bu haberi söylememin hemen hemen hiçbir tesiri olmadı ama Times'ın haberi ve haberin 'manidar zamanlaması' çok şey söylüyor, çünkü 'haber' aylardır devletlerin bildiği bir şeyi anlatıyor.

Times haberi "Rusya anlaşmayı ihlal etti, bakalım Trump ne yapacak" tadında bir başlıkla verdi. Yani dert aslında Avrupa'nın, Türkiye'nin, hatta dünyanın güvenliğinin azalması değil, Başkan Trump'ın Rusya politikalarının baştan ipotek altına alınması.

Rusya'nın bu füzeleri yerleştirerek ne kazanmayı umduğunu tahmin etmek kolay değil ama böylesi bir silahlanma yarışının başlaması ve dünyanın yeniden nükleer tehdit altına girmesi (hele konu artık kamuoyları tarafından da bilinir hale gelince) çok ciddi sonuçlar doğurur.
Bu doğacak sonuçların tamamı, Trump'ın kaderinin de ötesinde, Türkiye'yi, bizim savunma politikalarımızı ve ittifak politikalarımızı baştan sona etkileyebilir.


Dikkatle izlemekte fayda var.

16 Ocak 2017 Pazartesi

Zaman: Geleceği hatırlamak mümkün mü?

Sorsanız kendimi iyi bir bilim kurgu okuru sayarım ama kim bilir kaç yıldır bilim kurgu okumamıştım.
Sonra geçen yıl bu vakitler bir Çinli yazarın, Cixin Liu'nun 'Three Body Problem'üçlemesinin ilk kitabını okudum.

İtiraf edeyim, bir Çinli yazar tarafından yazılmış, üstelik de güncel bir yazar tarafından yazılmış bir kurmaca metni ilk defa okuyordum. Çağdaş Çin'i ne kadar az bildiğim ve ne kadar az merak ettiğimle ilgili kendi kendime duyduğum utanç bir yana, Cixin Liu'nun romanı, bilim kurgu hakkında bende yeni bir açlık hissi yarattı.
Serinin ikinci kitabının (The Dark Forest) İngilizceye çevrilmesini beklerken döndüm önce eski günleri yadetmek için Isaac Asimov'un robot ve vakıf serilerinin tamamını yeniden okudum. Ardından Cixin Liu'nun ikinci kitabını bitirdim. Sonra onun üçüncü kitabını beklerken (Death's End) bu kez Philip K. Dick'ten William Gibson'a kadar eski gözağrılarımı okumaya devam ettim.
Cixin Liu
Three Body Problem'ın üçüncü kitabını da bitirdikten sonra, bu kez Netflix'te oğlumla beraber Star Trek'leri izlemeye başladım. Önce eski seri, ardından Next Generation ve şimdilerde Voyager'deyim.
Tabii Star Trek'te durup durup zamanda yolculuk hakkında episodlar yapmışlar, onları hatırlamak güzeldi. Ama daha güzeli, The Next Generation'ın bence en ilgi çekici karakteri olan Q ile tanışmaktı. (Oğlumun ve benim favori Trek karakterimiz Q oldu artık.)
Cixin Liu'nun Three Body Problem üçlemesi yüzyıllara yayılan bir öykü. Zamanın göreliliğini ve evrenin zamandan bağımsızlığını kavramak için bire bir. Star Trek'teki Q ise uzay-zaman 'continuum'u ('sürekliliği' diye mi, 'devamlılığı' diye mi çevirmeliyim acaba?) içinde yaşayan bir canlı türü.
Burada dönüp Asimov'u anmalıyım. Onun çok sevdiğim bir uzun öykü/kısa romanı (novella diyemiyorum bir türlü) vardır, adı 'The End ofEternity - Sonsuzluğun Sonu.' Bu kısa romanda bir nevi 'zaman bekçileri' anlatılır; onlar da aynen Trek'teki Q gibi 'continuum'da yaşarlar ve kendilerince olaylara müdahale ederek geleceği değiştirirler.

Işık hızı ve zaman

Kaptan Picard ve Q
Uzay-zamanın devamlılığı veya sürekliliği (continuum) kaynağını Albert Einstein'ın genel görelilik teorisinden alan bir kavram.
Zaman, Einstein'a göre her gözlemci için farklı akar. Hele ışık hızına yakın hızlara çıkınca, çıkan kişi açısından zaman iyice yavaşlar.
Peki ya ışık hızı aşılırsa? Einstein ışık hızının bir bariyer olduğunu söyler. Işıktan yavaş hareket eden nesneler, aslında hiçbir zaman ışık hızına kadar hızlanamazlar, hele onu aşmaları söz konusu olamaz.
Ama diyelim ki aştınız; işte o zaman zamandan hızlı hareket etmiş olursunuz. Bu da nedensellik ilkesinin yıkılması anlamına gelir. Yani, mesela henüz yola bile çıkmamışken gideceğiniz yere varmış olursunuz vs.
Zamanın göreliliği, akla ister istemez bizim algılarımız için 'gelecek' (future) olan şeyin henüz meydana gelmemiş, henüz oluşmamış bir şey değil de orada olan ama henüz varılmamış, henüz ulaşılmamış bir şey olduğu fikrini getirir.
Yani gelecek aslında vardır, oradadır ama biz oraya (o zamana) henüz varmadığımız için onu oluşmamış, meydana gelmemiş sanırız.
Dün, bugün ve yarın aynı anda fiziki manada vardır; biz henüz bugünde olduğumuz için yarını bilmiyoruz sadece bu fikre göre.
İşte uzay-zaman sürekliliği (continuum) denen şey kabaca bu anlama geliyor.


Arrival'ın zamanı

Bu yıl izlediğim en ilgi çekici film Arrival-The Story of Your Life filmiydi. Onu da oğlumla birlikte izledim; çarpıldım adeta. İki hafta sonra yeniden gidip izledim. Görmeyenlere şiddetle tavsiye ederim. Bu film de, bir anlamda 'continuum' hakkındaydı.
Asimov'un Robot-İmparatorluk-Vakıf serisi, binlerce yıllık bir zamana yayılır. Sürekliliği bir robot temsil eder, bir de tabii insanlık ve onun halleri.
Bu romanları toplu halde okuyunca insan bir yerde zamanda yolculuk yapıyor hissine kapılır; zaman hakkındaki kavrayışı değişir. Ama bir de romanları ikinci kez okuyorsanız, bu sefer serinin henüz (ikinci) okuma sırası gelmemiş romanlarını da hatırlamaya, yani roman serisinin zamanı içinde geleceği hatırlamaya başlarsınız. Benim gibi iki okuma arasına onlarca yıl soktuysanız hele, 'geleceği' bölük pörçük ve çok da doğru olmayan biçimlerde hatırlarsınız.
Geçmişe ilişkin hatıralarımız da böyle değil mi? Bölük pörçük, gayet subjektif biçimde aklımıza gelen şeyler.
Arrival filminde de kahramanımız hatırlar ama geleceği hatırlar. Bunlar bölük pörçüktür, başta anlamlandıramaz ama nihayet parçalar bir araya gelir.

Sıcaklık da zamanı belirler mi?

Meseleye fizik bilimi açısından bakacak olursak yegane bariyer ışık hızı değil. Bir de, hepimizin lise fizik dersinde gördüğümüz 'mutlak sıfır' kavramı var; yani 0 Kelvin. (Eksi 273.15 Celcius)
Bazı fizikçiler epey bir süredir mutlak sıfırı zorluyor, bunun altına inmeye çalışıyorlar.
Bakın bizim ders kitaplarımızda 'sıcaklık' nasıl tanımlanıyor: "Bir maddeyi oluşturan taneciklerden birinin ortalama hareket(kinetik) enerjisini ifade den bir değerdir. Sıcaklık, enerji değildir. Termometre ile ölçülür."
Yani neymiş, sıcaklık aslında taneciklerin hareketiymiş. Sıcaklık düştükçe, moleküllerin, atomların, hatta atomun içindeki elektronların hareketinin yavaşladığını (kinetik enerjisinin azaldığını) görüyoruz.
Bu sayede süper iletkenlik gibi özellikler kazanıyor maddeler. Mesela hastanede her MR çektirdiğinizde, 0 değilse de 2-3 Kelvine kadar soğutulmuş ve bu sayede süper iletken hale gelmiş mıknatısların içinde girmiş oluyorsunuz.
Zaman dediğimiz şey, o elektronların, atomların, moleküllerin ve giderek insandan gezegene, hatta galaksiye kadar makro objelerin hareket etmesi hali.
Bir tanıma göre, zamanın okunun hep ileriyi göstermesinin nedeni termodinamik kanunları, daha doğrusu kavranması zor entropi kavramı. Kabaca entropiyi evrende enerji harcandıkça düzensizliğin artması diye anlatacak olsak, zaman da işte bu enerjinin (hareketin) varlığı bir yerde.
Hawking'in 'Zamanın Kısa Tarihi' kitabında verdiği meşhur örnekle anlatayım: Masanın üstündeki cam bardak yere düşer ve kırılır. Yani enerji harcanır, entropi artar. Hiçbir zaman yerde kırık dökük cam parçaları havaya sıçrayıp masanın üzerine bardak olarak gelmezler. Zamanın oku ileriyi, entropinin arttığı ve artacağı dönemi işaret eder hep.
Peki ya 0 Kelvin'e gelirsek? Hareket tamamen durur mu? Durursa zaman da durmuş mu olur?

0 K'nin altındaki atomlar

Bir kere kuantum mekaniğine göre hareket durmaz, bunu aklımızda tutalım, mutlaka kuantum dalgalanmaları olur. (Nitekim evrenin oluşum anı diye tarif edilen büyük patlama da bu dalgalanmalar sonucu ortaya çıktı bir görüşe göre, yani evren aslında (neredeyse) hiçlikten doğdu.)
2013'te Almanya'da meşhur Max Planck Enstitüsünden ve Münih'teki Ludwig Maximillan Üniversitesinden bilimciler, 0 Kelvin'in altına düştüklerini duyurdular.
Potasyum atomları üzerinde yapılan bu deneyde çok sayıda ilginç sonuç elde edildi; bunlardan biri 0 Kelvin'in altına düşen atomların kütleçekim kuvvetinden kurtuldukları yönündeydi.

Zamanın çemberi, çembersel zaman

Almanya'daki bu ilginç deney üzerine yapılan spekülasyonlardan veya hipotezlerden biri, zamanın lineer, yani düz bir çizgi değil, dairevi olduğu yolundaydı. Yani, 0 Kelvin'in altında inildiğinde her şey terse dönüyor, geleceğe değil geçmişe doğru gidilmeye başlanıyordu.
Bu hipotez doğru mudur, deneylerle doğrulanabilir mi, bilmiyorum ama sonucu sahiden merak ediyorum.
İlginçtir, Arrival filmi de buna benzer bir zaman kavramından söz ediyor aslında. Düz bir çizgi olarak geçmişten geleceğe uzanan bir çetvel değil, geçmişle geleceğin aynı anda görülebileceği dairesel bir zaman.
Kurmacanın veya insanın hayal dünyasının bize zaman kavramıyla ilgili anlatacağı daha çok şey var.

Kurmaca denince de, benim için hala favori karakter Star Trek Next Generation'da karşıma çıkan Q.