15 Şubat 2017 Çarşamba

Sadece Amerika'nın mı ulusal güvenliği tehdit altında?

Donald Trump'ın Amerikan Başkanı olarak yemin edip göreve başladığı 20 Ocak'tan itibaren, son sekiz yıldır pek az yaşanan şeyler olmaya başladı Amerika'da: Amerikan yönetiminden seri halinde son derece önemli konularda bilgi sızıntıları oluyor ve bunlar ciddi skandallar yaratıyor.

Türkiye'de, "Türk dostu general istifa etti" diye değerlendirildi ama Trump'un Ulusal Güvenlik Danışmanı Michael Flynn'in istifaya zorlanması öyle kolay kolay kapanmayacak bir dizi skandalı başlatmış görünüyor.

İyi izlemeyenler için anlatmaya çalışayım: Eski Başkan Obama, başkanlığının bitmesine günler kala, Rusya'nın Amerikan Başkanlık seçimine müdahale ettiği ve bir dizi siber saldırıyla seçimin sonuçlarını da bir ölçüde etkilediği iddiasıyla bu ülke aleyhine bir dizi yeni yaptırım kararı aldı.

Bu yaptırımlar içinde çok sayıda Rus diplomatı sınır dışı etmek de vardı, başka şeyler de.

Bir telefon konuşması

Tam o gün, bu yaptırımlar açıklandıktan sonra, seçilmiş ama henüz göreve başlamamış başkan olan Trump'ın (o sırada) en yakın dış politika ve güvenlik danışmanı olan emekli general Michael Flynn, Washington'daki Rusya Büyükelçisi ile bir telefon konuşması yaptı. Bu konuşma FBI tarafından kaydedildi.

Flynn, telefonda Rus Büyükelçi ile o gün ilan edilmiş yaptırımlar konusunu da tartıştı ve bu konuda Rus elçiyi teskin etti. (Konuşmanın tam içeriği sızmadı, haberlerde 'konunun ele alındığı' söyleniyor en fazla.)

Daha sonra 20 Ocakta Trump yemin edip göreve başladı, Michael Flynn de Beyaz Saray'ın Ulusal Güvelik Danışmanı oldu. Ulusal Güvenlik Danışmanı çok önemli bir insan. Beyaz Saray adına bütün istihbarat teşkilatları ile Dışişleri Bakanlığı ve Savunma Bakanlığını koordine eden, hatta fikirleriyle politikalara yön veren isim.

Trump'ın haberi var mıydı?

Şimdi öğreniyoruz ki, Trump'ın yemin etmesinden sadece 6 gün sonra, FBI v Adalet Bakanlığı gelip Beyaz Saray'ın baş hukuk danışmanına Flynn'in Rus elçiyle yaptığı konuşmayı içeriğiyle birlikte aktarmışlar ve burada bir 'potansiyel suç' olduğunu söylemişler. (Amerika'da Logan Kanunu diye bilinen bir kanun, sıradan vatandaşların Amerikan dış politikasına bulaşmasını suç olarak tanımlıyor, telefon konuşması yaptığı sırada Flynn de sıradan bir vatandaş.)

Bu bilgiyi alan baş hukuk danışmanının ne yaptığı, durumu Başkan Trump'a aktarıp aktarmadığı bilinmiyor şimdilik ama bir şey kesin: Flynn'in bu telefon konuşmasıyla ilgili haberler basına sızınca konu Başkan Yardımcısı Pence ve Beyaz Saray sözcüsü Spicer'a soruldu, onlar da Flynn'in telefonda yaptırımlar konusunu konuşmadığını söylediler.

Nitekim en sonunda Michael Flynn, "Başkan Yardımcısına eksik bilgi verdiği (yalan söylediği) için özür dileyerek" istifa etti.

Şu anda ortaya çıkan iddialardan biri, Flynn'in böyle bir yalan söyleyerek kendini Ruslar tarafından yapılabilecek olası bir şantaja açık hale getirerek Amerikan ulusal güvenliğini tehlikeye attığı.

Rusya'nın yükselişi ve Trump

Bu skandal bağlamında pek çok soru var cevap bekleyen ve bunların önümüzdeki dönem Başkan Trump'ı sahiden zor duruma düşürmesi tehlikesi de var. Ama o detaylarda boğulmadan biz esas konumuza gelelim.

Bütün bu detayların merkezinde Rusya'nın seçime müdahale ederek Trump'ın seçilmesini sağladığı, yani Trump'ın aslında Rusya'nın(Putin'in) adamı olduğu iddiası var.

Rusya'nın Soğuk Savaş'ın bitmesinin üzerinden bunca yıl geçtikten sonra yeniden bir 'süper' rakip olarak Amerika'nın karşısına çıkması konusu yeni değil. Obama yönetimi döneminde Rusya çok da ciddiye alınmadı, yeniden 'süper' olma iddiası "Rusya ormanları da olan bir Suudi Arabistandır" lafıyla küçümsendi. 

Ama Putin ve Rusya bütün küçümsemelere rağmen önce NATO'nun füze kalkanı projesini tehdit ettiler, aynı anda eski Orta Asya'daki sömürgelerini yeniden kendi şemsiyelerinin altına çekerek Türkiye başta olmak üzere Batı dünyasına bir yenilgiler dizisi yaşattılar ve ardından da Ukrayna dahil Avrupa'daki eski varlıklarına yöneldiler.

Putin Rusya'sı Ukrayna'da içsavaşı çıkartıp ülkenin bir bölümüne hakim olduktan ve Avrupa Birliği'ni tehdit ettikten sonra bir dizi ekonomik ve siyasi yaptırım devreye girdi. O sırada Putin uluslararası siyasetin istenmeyen çocuğuydu, kimse yüzüne bakmıyor, onunla konuşmuyordu bile.

Suriye krizi Putin'in çıkışı oldu, bu ülkedeki iç savaşa ordusuyla müdahale edince yeniden uluslararası gündeme girdi ve yeniden sözü dinlenmek zorunda olan bir lider haline geldi.
Amerika ise Putin ve Rusya ile açıktan çatışmaya girmedi, onu hala dizginleyebileceğini düşündü.

Son sızıntı çok önemli

İşte böyle bir tırmanma ortamında Trump'ın Rusya'nın da yardımı iddiasıyla seçilmesi işleri karıştırdı.

14 Şubat tarihli The New York Times gazetesinde yeni bir 'sızıntı' daha yayınlandı. Gazetenin tecrübeli ve önemli baş savunma muhabiri Michael Gordon'un imzasını taşıyan haber, farkında olmasak da Türkiye için de büyük önem taşıyor.

Habere göre Rusya, 1987 tarihli orta menzilli nükleer silahları sınırlayan anlaşmayı ihlal eder nitelikte bir füze sistemigeliştirmiş ve bunu da operasyonel hale getirmişti.

Michael Gordon'un haberine göre bir füze bataryası halen Güney Rusya'da Volgograd yakınlarındaki füze test alanı olan Kasputin Yar'daydı, diğer batarya ise adı verilmeyen bir başka yere nihai olarak konuşlanmıştı.

Türk Dışişleri Bakanlığı'ndan üst düzey bir kaynak bana taa 2016 yaz sonunda bu haberi bana söylemiş, hatta daha da ileri giderek bu füze sisteminden bir bataryanın Baltık yakınlarına, bir başka bataryanın Kırım yarım adasına ve üçüncü bataryanın da Suriye'ye yerleştirildiğini, böylece NATO füze kalkanının çok ciddi biçimde tehdit altına girdiğini anlatmıştı. Ben bu bilgiyi birkaç kez katıldığım TV programlarında da söyledim, sonbaharda yapılan NATO zirvesinde bu konunun konuşulduğu bilgisine de sahibim.

The New York Times'ı ve onun baş savunma muhabiri Michael Gordon'u atlattığım iddiasında değilim; çünkü benim bu haberi söylememin hemen hemen hiçbir tesiri olmadı ama Times'ın haberi ve haberin 'manidar zamanlaması' çok şey söylüyor, çünkü 'haber' aylardır devletlerin bildiği bir şeyi anlatıyor.

Times haberi "Rusya anlaşmayı ihlal etti, bakalım Trump ne yapacak" tadında bir başlıkla verdi. Yani dert aslında Avrupa'nın, Türkiye'nin, hatta dünyanın güvenliğinin azalması değil, Başkan Trump'ın Rusya politikalarının baştan ipotek altına alınması.

Rusya'nın bu füzeleri yerleştirerek ne kazanmayı umduğunu tahmin etmek kolay değil ama böylesi bir silahlanma yarışının başlaması ve dünyanın yeniden nükleer tehdit altına girmesi (hele konu artık kamuoyları tarafından da bilinir hale gelince) çok ciddi sonuçlar doğurur.
Bu doğacak sonuçların tamamı, Trump'ın kaderinin de ötesinde, Türkiye'yi, bizim savunma politikalarımızı ve ittifak politikalarımızı baştan sona etkileyebilir.


Dikkatle izlemekte fayda var.

16 Ocak 2017 Pazartesi

Zaman: Geleceği hatırlamak mümkün mü?

Sorsanız kendimi iyi bir bilim kurgu okuru sayarım ama kim bilir kaç yıldır bilim kurgu okumamıştım.
Sonra geçen yıl bu vakitler bir Çinli yazarın, Cixin Liu'nun 'Three Body Problem'üçlemesinin ilk kitabını okudum.

İtiraf edeyim, bir Çinli yazar tarafından yazılmış, üstelik de güncel bir yazar tarafından yazılmış bir kurmaca metni ilk defa okuyordum. Çağdaş Çin'i ne kadar az bildiğim ve ne kadar az merak ettiğimle ilgili kendi kendime duyduğum utanç bir yana, Cixin Liu'nun romanı, bilim kurgu hakkında bende yeni bir açlık hissi yarattı.
Serinin ikinci kitabının (The Dark Forest) İngilizceye çevrilmesini beklerken döndüm önce eski günleri yadetmek için Isaac Asimov'un robot ve vakıf serilerinin tamamını yeniden okudum. Ardından Cixin Liu'nun ikinci kitabını bitirdim. Sonra onun üçüncü kitabını beklerken (Death's End) bu kez Philip K. Dick'ten William Gibson'a kadar eski gözağrılarımı okumaya devam ettim.
Cixin Liu
Three Body Problem'ın üçüncü kitabını da bitirdikten sonra, bu kez Netflix'te oğlumla beraber Star Trek'leri izlemeye başladım. Önce eski seri, ardından Next Generation ve şimdilerde Voyager'deyim.
Tabii Star Trek'te durup durup zamanda yolculuk hakkında episodlar yapmışlar, onları hatırlamak güzeldi. Ama daha güzeli, The Next Generation'ın bence en ilgi çekici karakteri olan Q ile tanışmaktı. (Oğlumun ve benim favori Trek karakterimiz Q oldu artık.)
Cixin Liu'nun Three Body Problem üçlemesi yüzyıllara yayılan bir öykü. Zamanın göreliliğini ve evrenin zamandan bağımsızlığını kavramak için bire bir. Star Trek'teki Q ise uzay-zaman 'continuum'u ('sürekliliği' diye mi, 'devamlılığı' diye mi çevirmeliyim acaba?) içinde yaşayan bir canlı türü.
Burada dönüp Asimov'u anmalıyım. Onun çok sevdiğim bir uzun öykü/kısa romanı (novella diyemiyorum bir türlü) vardır, adı 'The End ofEternity - Sonsuzluğun Sonu.' Bu kısa romanda bir nevi 'zaman bekçileri' anlatılır; onlar da aynen Trek'teki Q gibi 'continuum'da yaşarlar ve kendilerince olaylara müdahale ederek geleceği değiştirirler.

Işık hızı ve zaman

Kaptan Picard ve Q
Uzay-zamanın devamlılığı veya sürekliliği (continuum) kaynağını Albert Einstein'ın genel görelilik teorisinden alan bir kavram.
Zaman, Einstein'a göre her gözlemci için farklı akar. Hele ışık hızına yakın hızlara çıkınca, çıkan kişi açısından zaman iyice yavaşlar.
Peki ya ışık hızı aşılırsa? Einstein ışık hızının bir bariyer olduğunu söyler. Işıktan yavaş hareket eden nesneler, aslında hiçbir zaman ışık hızına kadar hızlanamazlar, hele onu aşmaları söz konusu olamaz.
Ama diyelim ki aştınız; işte o zaman zamandan hızlı hareket etmiş olursunuz. Bu da nedensellik ilkesinin yıkılması anlamına gelir. Yani, mesela henüz yola bile çıkmamışken gideceğiniz yere varmış olursunuz vs.
Zamanın göreliliği, akla ister istemez bizim algılarımız için 'gelecek' (future) olan şeyin henüz meydana gelmemiş, henüz oluşmamış bir şey değil de orada olan ama henüz varılmamış, henüz ulaşılmamış bir şey olduğu fikrini getirir.
Yani gelecek aslında vardır, oradadır ama biz oraya (o zamana) henüz varmadığımız için onu oluşmamış, meydana gelmemiş sanırız.
Dün, bugün ve yarın aynı anda fiziki manada vardır; biz henüz bugünde olduğumuz için yarını bilmiyoruz sadece bu fikre göre.
İşte uzay-zaman sürekliliği (continuum) denen şey kabaca bu anlama geliyor.


Arrival'ın zamanı

Bu yıl izlediğim en ilgi çekici film Arrival-The Story of Your Life filmiydi. Onu da oğlumla birlikte izledim; çarpıldım adeta. İki hafta sonra yeniden gidip izledim. Görmeyenlere şiddetle tavsiye ederim. Bu film de, bir anlamda 'continuum' hakkındaydı.
Asimov'un Robot-İmparatorluk-Vakıf serisi, binlerce yıllık bir zamana yayılır. Sürekliliği bir robot temsil eder, bir de tabii insanlık ve onun halleri.
Bu romanları toplu halde okuyunca insan bir yerde zamanda yolculuk yapıyor hissine kapılır; zaman hakkındaki kavrayışı değişir. Ama bir de romanları ikinci kez okuyorsanız, bu sefer serinin henüz (ikinci) okuma sırası gelmemiş romanlarını da hatırlamaya, yani roman serisinin zamanı içinde geleceği hatırlamaya başlarsınız. Benim gibi iki okuma arasına onlarca yıl soktuysanız hele, 'geleceği' bölük pörçük ve çok da doğru olmayan biçimlerde hatırlarsınız.
Geçmişe ilişkin hatıralarımız da böyle değil mi? Bölük pörçük, gayet subjektif biçimde aklımıza gelen şeyler.
Arrival filminde de kahramanımız hatırlar ama geleceği hatırlar. Bunlar bölük pörçüktür, başta anlamlandıramaz ama nihayet parçalar bir araya gelir.

Sıcaklık da zamanı belirler mi?

Meseleye fizik bilimi açısından bakacak olursak yegane bariyer ışık hızı değil. Bir de, hepimizin lise fizik dersinde gördüğümüz 'mutlak sıfır' kavramı var; yani 0 Kelvin. (Eksi 273.15 Celcius)
Bazı fizikçiler epey bir süredir mutlak sıfırı zorluyor, bunun altına inmeye çalışıyorlar.
Bakın bizim ders kitaplarımızda 'sıcaklık' nasıl tanımlanıyor: "Bir maddeyi oluşturan taneciklerden birinin ortalama hareket(kinetik) enerjisini ifade den bir değerdir. Sıcaklık, enerji değildir. Termometre ile ölçülür."
Yani neymiş, sıcaklık aslında taneciklerin hareketiymiş. Sıcaklık düştükçe, moleküllerin, atomların, hatta atomun içindeki elektronların hareketinin yavaşladığını (kinetik enerjisinin azaldığını) görüyoruz.
Bu sayede süper iletkenlik gibi özellikler kazanıyor maddeler. Mesela hastanede her MR çektirdiğinizde, 0 değilse de 2-3 Kelvine kadar soğutulmuş ve bu sayede süper iletken hale gelmiş mıknatısların içinde girmiş oluyorsunuz.
Zaman dediğimiz şey, o elektronların, atomların, moleküllerin ve giderek insandan gezegene, hatta galaksiye kadar makro objelerin hareket etmesi hali.
Bir tanıma göre, zamanın okunun hep ileriyi göstermesinin nedeni termodinamik kanunları, daha doğrusu kavranması zor entropi kavramı. Kabaca entropiyi evrende enerji harcandıkça düzensizliğin artması diye anlatacak olsak, zaman da işte bu enerjinin (hareketin) varlığı bir yerde.
Hawking'in 'Zamanın Kısa Tarihi' kitabında verdiği meşhur örnekle anlatayım: Masanın üstündeki cam bardak yere düşer ve kırılır. Yani enerji harcanır, entropi artar. Hiçbir zaman yerde kırık dökük cam parçaları havaya sıçrayıp masanın üzerine bardak olarak gelmezler. Zamanın oku ileriyi, entropinin arttığı ve artacağı dönemi işaret eder hep.
Peki ya 0 Kelvin'e gelirsek? Hareket tamamen durur mu? Durursa zaman da durmuş mu olur?

0 K'nin altındaki atomlar

Bir kere kuantum mekaniğine göre hareket durmaz, bunu aklımızda tutalım, mutlaka kuantum dalgalanmaları olur. (Nitekim evrenin oluşum anı diye tarif edilen büyük patlama da bu dalgalanmalar sonucu ortaya çıktı bir görüşe göre, yani evren aslında (neredeyse) hiçlikten doğdu.)
2013'te Almanya'da meşhur Max Planck Enstitüsünden ve Münih'teki Ludwig Maximillan Üniversitesinden bilimciler, 0 Kelvin'in altına düştüklerini duyurdular.
Potasyum atomları üzerinde yapılan bu deneyde çok sayıda ilginç sonuç elde edildi; bunlardan biri 0 Kelvin'in altına düşen atomların kütleçekim kuvvetinden kurtuldukları yönündeydi.

Zamanın çemberi, çembersel zaman

Almanya'daki bu ilginç deney üzerine yapılan spekülasyonlardan veya hipotezlerden biri, zamanın lineer, yani düz bir çizgi değil, dairevi olduğu yolundaydı. Yani, 0 Kelvin'in altında inildiğinde her şey terse dönüyor, geleceğe değil geçmişe doğru gidilmeye başlanıyordu.
Bu hipotez doğru mudur, deneylerle doğrulanabilir mi, bilmiyorum ama sonucu sahiden merak ediyorum.
İlginçtir, Arrival filmi de buna benzer bir zaman kavramından söz ediyor aslında. Düz bir çizgi olarak geçmişten geleceğe uzanan bir çetvel değil, geçmişle geleceğin aynı anda görülebileceği dairesel bir zaman.
Kurmacanın veya insanın hayal dünyasının bize zaman kavramıyla ilgili anlatacağı daha çok şey var.

Kurmaca denince de, benim için hala favori karakter Star Trek Next Generation'da karşıma çıkan Q.

10 Ocak 2017 Salı

Anayasaya 338 evet oyu ne anlama geliyor?

Türkiye'nin yönetim sistemini değiştiren Anayasa değişikliği teklifi Meclis'te görüşülmeye başlandı.
Pazartesi günü, teklifin tümü üzerinde görüşmeler yapıldı, en sonunda da oylamaya geçildi. Oylamada teklifin maddelerine geçilmesi 338 evet oyu ile kabul edildi.
Anayasanın 175. maddesi anayasanın nasıl değiştirileceğini kurala bağlıyor. Bu maddeye göre anayasa değişikliği önerilerinin kabul edilebilmesi için Meclis'in üye tam sayısının en az 5'te 3'ünü oluşturan milletvekillerinin 'kabul' oyu vermesi gerekiyor.
Halen üye tam sayımız 550 olduğuna göre, 5'te 3 sınırı 330'a tekabül ediyor. Yani 338 kabul oyuyla ilk oylamada gereken minimum kabul sınırı aşıldı.

Esas önemlisi ikinci tur oylamalar

Aşıldı ama bu ilk oylama aslında en kritik ve en önemli oylama değil. Bu evet oylarıyla teklifin maddelerine geçilmesi kabul edildi sadece. Esas önemli olan maddeler için yapılacak oylamalar.
Meclis İç Tüzüğünün 93 ve 94. maddelerine göre Anayasa değişikliği teklifleri Meclis'te iki kez görüşülüp oylanıyor. Birinci tur görüşmeler ve oylamalar başladı işte. Ama bu turda bazı maddeler 330 alamasa bile o maddeler reddedilmiş sayılmayacak iç tüzüğe göre, esas önemli oylama ikinci turda.
Bu noktada, anayasa değişikliğini destekleyen blokun 338 oyunun gerekli alt sınırı geçmekle birlikte kritik eşiğe de çok yakın olduğuna dikkat etmek gerekiyor. O bakımdan, pazartesi geceyarısı yapılan bu ilk oylama çok kritik olmasa da özellikle Ak Parti ve MHP grup yönetimleri açısından çok önemliydi.

Ak Parti'nin bilinen 3 firesi var

Ak Parti'nin Meclis'te 316, MHP'nin ise 39 milletvekili var. Ak Partili Meclis Başkanı İsmail Kahraman'ın sağlık sorunu sebebiyle hastanede olması, Ak Parti'yi bir eksik bırakıyor. Pazartesi günkü oylamada Meclis'i Ak Parti Adıyaman milletvekili Ahmet Aydın yönetti ve dolayısıyla o da oy kullanamadı. Gazete haberlerine göre Ak Parti'den bir milletvekili de mazereti sebebiyle oylamaya katılmadı. Yani pazartesi günü Ak Parti mevcudu 316 değil 313'tü.

En son oylama en kritik oylama

Eğer Ak Parti hiç fire vermediyse, yani 313 milletvekilinin tamamı oylamada kabul oyu verdiyse, 338 oya MHP'den gelen katkı 25 kabul oyu. Yani 39 milletvekilinden 14'ü teklife kabul oyu vermemiş.
Elbette aslında Ak Parti'den de kabul oyu vermemeyi tercih etmiş milletvekilleri olabilir, bu durumda MHP'nin fireleri azalabilir ama durum değişmiyor: Görece önemsiz olan bu oylamada toplamda 355 milletvekili olan blokta kayıplar var.
Tekrar başa döneyim. Aslında sonucu açısından tayin edici olan oylamalar ikinci turda yapılacak olan oylamalar. Bu oylamalarda 330'un altına düşen maddeler kabul edilmemiş sayılıyor ve tekliften çıkarılıyor. Bir de en sonda teklifin tümü üzerinde bir oylama yapılıyor, burada da 330'un altına düşülürse teklifin tamamı reddedilmiş oluyor.
Pazartesi geceyarısı alınan 338 oyun Ak Parti ve MHP yönetimlerini alarme ettiğini tahmin etmek zor değil. O ilk oylamada bile bazı olağanüstü tedbirler alındı, milletvekillerinin red manasına gelen kırmızı pulları parti yönetimine teslim etmesi, hatta kabine girmeden göstere göstere oy vermesi gibi uygulamalar yapıldı. Bu uygulamaların ikinci turda çok daha işi sıkı tutarak yapılacağını tahmin etmek zor değil.

Gerçekçi tahminle Meclis'in en az 20 iş gününün Anayasa tartışmaları ve oylamalarıyla geçeceğini öngörebiliriz.

20 Aralık 2016 Salı

Pars Tuğlacı: Hatırlanmazsanız ölürsünüz

Sekiz gün oldu Pars Tuğlacı veya kimliğinde yazan ismiyle Parseg Tuğlacıyan öleli. Birisi de hatırlar, birisi de yazar diye bekledim. Nafile.
Ahmet Hamdi Tampınar'ın muhteşem sözüyle, 'sükut suikasti'nin kurbanı oldu Parseg Bey. 
Yaşarken de sürekli sükut suikastına kurbandı, bu durum öldükten sonra da değişmedi.
Çocuktum. Babam bir gün elinde kolilerle geldi. İçinden 'Okyanus Ansiklopedik Sözlük' çıktı kolilerin. Kırmızıydı cilt kılıfları.
O sıralar pek revaçta olan Meydan Larus'u değil de Okyanus'u almıştı babam; evdeki eski Britannica setine ilave, Türkçe kaynak olarak.
Birkaç saat sonra bu tercihin sebebi anlaşıldı, evden içeri Yaşar Kemal ile yanında biri daha girdi. Yaşar Abinin eve gelip gitmesine, bazen annem ve babamla sabahlara kadar oturup sohbet etmesine, rakı içmesine alışığım da, bu adam kim? Üstelik pek de konuşkan.
Meğer o adam Parseg Beymiş; babamın getirdiği ciltlerce ansiklopedinin yazarı. Şaka değil, ilk 6 cilt olarak geldi evimize OkyanusAnsiklopedik Sözlük; sonra iki cilt daha ilave oldu yıllar içinde.
Aklım almamıştı, bir adam tek başına nasıl o kadar şeyi yazar, nasıl o kadar şeyi bilir.

Zamanla Parseg Beyi biraz tanıyınca bunun mümkün olabildiğini gördüm. 
Parseg Bey, yanlış yüzyılda ve daha önemlisi yanlış ülkede yaşayan bir muhteşem hazineydi, bir büyük bilgi ve dil işçisiydi.
Sadece Okyanus değil, geride onlarca sözlük ve büyük eser bıraktı Parseg Bey. Bugünlerde karşımıza 'Araştırmacı-Yazar' etiketiyle çıkan onlarca kişinin toplamından daha çok şey araştırdı ve yazdı.
Bilen bilir, sözlükçülük ve ansiklopedicilik ne kadar zor bir iştir; ne kadar kılı kırk yaran dikkat, sabır ve enerji gerektirir.

Bu yazıyı okuyanların önemli bir bölümünün Pars Tuğlacı adını hiç duymadığına eminim. Dedim ya, o yaşarken de, bugün öldükten sonra da 'sükut suikasti' kurbanı oldu.