16 Haziran 2017 Cuma

Bitmeyen arayış: Adalet

Kemal Kılıçdaroğlu'nun yürüyüşü ve adalet özlemi bir ilk.
1908'de İkinci Meşrutiyet ilan edildiğinde Osmanlı çoğrafyasının dört bir yanında büyük bir heyecan dalgası esmişti.
Samsun'dan Konya'ya, İzmir'den İzmit'e, İstanbul'dan Selanik'e, Şam ve Kudüs'ten Bursa'ya kadar her yerde halk sokaklara dökülmüş, özgürlüğün gelişini büyük sevinç gösterileriyle kutlamıştı.
Bu kutlamalar sırasında yaygın bazı sloganlar dikkat çekiyordu. Bunlar içinde en yaygını, 'Özgürlük-Eşitlik-Kardeşlik-Adalet' sloganıydı.
Osmanlı Türkçesi ve Ermenice "Özgürlük-Eşitlik-Kardeşlik-Adalet"
Biliyorsunuz, 'Özgürlük-Eşitlik-Kardeşlik' Fransız Devrimi'nin sloganı ve sembolüdür. Esasen bütün 'modernist felsefe'nin özeti de bu sloganda yer alır. Fakat buradaki üç temel unsur belli ki Osmanlı çoğrafyasında yaşayanlara yetmemiştir, o yüzden bu üçlünün yanına 'Adalet'i de eklemiştir halk.
Yaşadığımız coğrafyanın başlıca sorunu, sahibi olduğumuz devletin biz vatandaşına bir türlü sunamadığı şeyin adıdır adalet.
Mülk, adaletin sahibidir
Bizde adalet hep kuvvetliden yana olmuş, hukuk düzeni esas koruması gereken güçsüzleri ve dezavantajlıları hiçbir zaman korumamıştır. Devlete sahip olan, esasen adalet dağıtma tekeline de sahip olmuştur. Her mahkeme salonunda yazan “Adalet Mülkün Temeldir” sloganı fiiliyatta “Mülk, yani devlet adaletin sahibidir”e dönüşmüş durumda anlayacağınız.
Türkiye'nin modern tarihine damgasını vurmuş iki siyasi parti; Adalet Partisi ve Adalet ve Kalkınma Partisi'nin adında 'adalet' kelimesinin yer alması hiç de tesadüf değil.
Resmi ideolojinin ve bu ideolojinin uygulayıcısı olan yargı organlarının mağduru kesimleri temsil iddiasındaki bu iki parti, o yargıya olan tepkilerini duyurma ve daha da önemlisi vatandaş açısından da önemli bir mesele olan adalet eksikliğini giderme iddiasıyla bu kelimeyi kullandılar isimlerinde.
İsimlerinde vaat ettikleri 'adalet'i ne kadar sağladıkları tartışması uzun uzun yapılabilir. Ben kısa yoldan gideceğim: Adalet Partisi başarılı olasaydı Adalet ve Kalkınma Partisi'nin adı başka bir şey olurdu. Adalet ve Kalkınma Partisi bu temel vaadini yerine getirebilmiş olsaydı, bugün Cumhurtiyet Halk Partisi'nin Genel Başkanı Ankara'dan İstanbul'a doğru yürümüyor olurdu.
CHP ilk kez adalet arıyor
CHP Genel Başkanını, İstanbul'a doğru yürüyüşü boyunca elinde üzerinde tek kelime yazılı bir pankart taşıyacak. Pankartta 'adalet' yazıyor. Hem de küçük harfle.
Burada, adalet meselesinin tarihi bağlamı içinde ilginç olan şey, CHP'nin adında 'adalet' kelimesi olan bir partinin iktidarının Türkiye'de oluşturduğu 'adaletsiz ortam'dan şikayetçi olması.
Üstelik, eğer taa İttihat Terakki'den CHP'ye bir süreklilik varsa ve bu siyasi sürekliliğin toplum tabanında bir karşılığı da varsa, bir ilkden söz ediyoruz CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nun yürüyüşünde. Bu kesim, ilk kez 'adalet' arıyor.
Geçmişte hep adaletsizliğin sebebi olarak İT-CHP sürekliliği gösterilirdi. Adaletsizlikten şikayet eden kesim ise bugün Adalet ve Kalkınma Partisi'nde kendini bulan kesimdi. O kesimin de Demokrat Parti'den Adalet Partisi'ne ve oradan da ANAP-DYP ikilisine doğru bir süreklilikten geldiğini unutmayalım.
Devlet el değiştirince yargı da el değiştirdi
Ne oldu da her şey ters yüz oldu?
Sorunun cevabı, Ak Parti'nin 14 yıldır devam eden iktidarında, özellikle 17-25 Aralık sonrası adli yargıda yaşanmaya başlayan olağanüstülükte ve elbette 15 Temmuz darbe girişimi sonrasının 'olağanüstü dönem yargısı'nda yatıyor.
Anayasanın eski hali veya yeni hali çok farketmez. 12 Eylül Anayasasını yazanların yargıyla ilgili düzenlemesi, elbette 27 Mayıs 1960 darbesi sonrası kurulan ve resmi ideolojinin koruyuculuğunu kendine bir numaralı görev edinmiş 'bağımsız' yargının bu ideolojik hegemonyasını koruması için yapılmış bir düzenlemeydi. Ama bu anayasal kuralların bir büyük sorunu vardı: Herhangi bir siyasi partinin çok uzun süre tek başına iktidar olamayacağı varsayımına dayanıyordu.
2010'da Anayasa değişikliğini savunanların kaçı bugün pişman?
Oysa Ak Parti bu varsayımı yıktı, dört kez üst üste genel seçimden tek başına iktidar olmasını sağlayacak bir Meclis çoğunluğuyla çıktı parti. Tek başına bu durum bile Ak Parti'nin zaman içinde yargı üzerinde mutlak tahakküm kurmasına yeterdi ama Ak Parti, FETÖ'nün de bastırmasıyla 2010 yılında Anayasa değişikliği yapıp hem HSYK'nın yapısıyla oynadı hem de yüksek yargıya üye olma şartlarını gevşeterek Yargıtay'da hakimiyet kurmak istedi.
Tabii, 2010 sonrası Ak Parti'nin kendisi de gördü, yargıda hakim olan Ak Parti değil cemaatti. 15 Temmuz sonrası bu durum da değişti; yargıda büyük bir cemaat temizliği yapıldı, yerine de sorgusuz sualsiz Ak Parti destekçileri geldi.
İşte bugün CHP'nin hayli gecikmeli olarak çıktığı adalet yürüyüşünün arka planında bu var.
Ümit bu ya...
Hakkını yemeyelim, CHP'nin adaletle ilgili şikayetleri Ergenekon ve Balyoz davalarıyla başladı ama o zamanlar bu şikayetler bugünkü gibi Ankara'dan İstanbul'a yürümeyi gerektirecek kadar büyük değildi anlaşılan. Veya bıçağın kemiğe dayanmasına kadar bekledi; son olarak Enis Berberoğlu hakkında verilen sahiden tuhaf karar, CHP için bardağı taşırdı.
Ne olmuş olursa olsun, adaletsizlikten CHP'nin de yakınmaya başlamış olması belki de bu ülke için çok ama çok olumlu bir gelişmedir.
Benim çok fazla ümidim yok ama kim bilir, adalet konusunun siyasi avantaj sağlamaya yarayan bir slogan olmaktan çıkmasına ve siyasi ihtiraslar/çıkarlar bir yana bırakılıp bir uzlaşma oluşmasına giden yol açılır belki de bu yürüyüşten sonra.
Ümit fakirin ekmeği.



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder