19 Nisan 2017 Çarşamba

2019'da Erdoğan'ın karşısına kim çıkacak?


Cumhurbaşkanlığı sistemi, ülkemizde siyasetin yapılma biçimini çok radikal bir biçimde değiştirecek.
Değişecek şeylerin başında, siyasi partilerimizin siyaset yapma tarzları geliyor.
Bizim siyasi partilerimizin iş yapma biçimi, siyaset bilimi literatüründe 'clientelism' olarak tanımlanıyor. Wikipedia'da ilgili madde aynen şu cümleyle başlıyor: “Clientelism is the exchange of goods and services for political support, often involving an implicit or explicit quid-pro-quo.” Yani, siyasi destek karşılığında mal ve hizmet sunmak veya tam tersi mal ve hizmet karşılığı siyasi destek vermek.
Biz tabii, bu yöntemin de kitabını yazmışız. 'Clientalisme' ('Müştericilik' mi desek?) sadece iktidar partisine özgü değil; irili ufaklı bütün partilere özgü bir durum. Hatta parlamentoda temsil edilmeyen partilerin temel iş yapma tarzı bile bu 'müştericilik' sınırları içinde kabul edilmeli.
Cumhurbaşkanlığı sistemi 2019'da devreye girdiğinde ilk değişecek şeylerden birinin bu 'müştericilik' düzeni olması beklenir. Çünkü hizmet ve dağıtım işleri partiden Cumhurbaşkanına kayacak; biraz sonra anlatmaya çalışacağım, Cumhurbaşkanları da artık temsil ettikleri partilerden daha fazla, daha büyük bir şey olacaklar ister istemez.
Tabii, partilerimizin tümüyle 'müştericilik'ten çıkacaklarını bekleyemeyiz; vatandaş taleplerini yine partiler aracılığıyla yukarı doğru iletecek ister istemez ama yine de yeni durum, bugünkünden hayli farklı olacak kaçınılmaz biçimde.

Aday çıkarabilir partiler, çıkaramaz partiler

Cumhurbaşkanlığı sistemi devreye girdiğinde, partilerimiz bir değişik durumla karşılaşacak. Acaba Cumhurbaşkanı adayı gösterecekler mi, göstermeyecekler mi? Bu soru, Ak Parti dışındaki bütün partiler için geçerli.
Örneğin, oy oranı yüzde 2-14 arasında olan ve üst sınırını bir türlü daha yukarıya taşıyamayan, görünür gelecekte taşıma ihtimali de olmayan partilerimiz var: HDP, MHP, SP, BBP vs.
Topladığınızda bu dört parti oyların dörtte bire yakın bölümünü alabiliyor ama tek başlarına yüzde 50 + 1 oya erişmelerine imkan yok. Açıkça görülen sebeplerle Cumhurbaşkanlığı seçiminde ittifak kurup ortak aday da gösteremezler. O zaman ne yapacak bu küçük partiler?
İki ihtimal var: Seçilemeyeceğini bile bile bir Cumhurbaşkanı adayı çıkartırlar veya çıkartmazlar.
Yeni Anayasamıza göre, Meclis'te grubu bulunan partiler ile son genel seçimde tek başına veya birlikte yüzde 5 oy almış partiler ile 100 bin vatandaşın imzasını toplayabilmiş olan kişi Cumhurbaşkanı adayı olabiliyor.
Bu durumda, 1 Kasım 2015 seçim sonuçlarına göre BBP ve SP bir araya gelseler dahi Cumhurbaşkanı adayı çıkartamıyorlar. Sadece HDP ve MHP kendi başlarına aday çıkartabilecek yeterliğe sahipler. Ama dediğim gibi onların da adaylarını seçtirtebilmeleri hemen hemen imkansız.
Öyleyse, 2019'dan itibaren partilerimiz iki kategoriye ayrılacak: Cumhurbaşkanı seçtirtme ihtimali olan partiler ve olmayan partiler.
Olan partiler malum: Adalet ve Kalkınma Partisi bunların başlıcası; şimdilik bir de Cumhuriyet Halk Partisi var.
Adalet ve Kalkınma Partisi'nin 2019'da kimi Cumhurbaşkanı adayı göstereceğini bilmeyenimiz yok herhalde.
Peki CHP ne yapacak, öteki küçük partiler ne yapacak? Bilmediğimiz bu.
Önce CHP'yi konuşalım, sonra da ikinci kategori partileri adını verdiğim, CB seçtirme ihtimali olmayan ve dolayısıyla aday çıkartmama ihtimali bulunan partileri.

CHP adayını nasıl arayacak?

2019 Kasımında yapılacak seçim için CHP kendine öyle bir aday bulmalı ki, bir yandan partiyi ve onun siyasi programını bir çeşit 'lider' olarak temsil ediyor olsun, bir yandan da uzunca bir süreden beri yüzde 21-25 oy aralığında sıkışmış gözüken CHP seçmen oranının çok ötesine geçip daha kapsayıcı olsun ve yüzde 50 + 1 oyu kazanabilsin, Recep Tayyip Erdoğan'a ilk seçim yenilgisini yaşatsın.
Kimdir o kişi ve CHP o kişiyi hangi yöntemle nasıl arayıp bulacaktır, hep birlikte yaşayıp göreceğiz.
Bu konuda şimdiden bildiğimiz tek bir şey var: CHP, o kişiyi arama bulma yöntemini kısa zamanda geliştirip ortaya koyamazsa, büyük ihtimalle olabilecek en iyi adayı da bulamayacak ve sonuçta yeni bir Ekmeleddin İhsanoğlu vakası kaçınılmaz hale gelecektir.
2019'da böylesi bir beceriksizlikle yaşanacak bir yenilgi, CHP'yi 2024'te 'Cumhurbaşkanlığına seçilebilir bir aday çıkartabilir parti' kategorisinden aşağı düşürebilir.
Yani 2019 CHP için son şans olabilir, eğer bu parti son dakikada şapkadan tavşan çıkartırcasına bir aday belirler ve seçimi kaybederse, bir daha hiçbir zaman seçim kazanamayacağı düşüncesi hakim olabilir ve MHP ile HDP'nin pozisyonuna düşebilir. Öte yandan düzgün işleyen bir yöntemle aday belirlenir ve bu aday da geniş kitleler tarafından kerhen değil gerçekten benimsenirse, seçim kaybedilse dahi CHP 'Aday çıkaran parti' konumunda kalmaya devam eder.
CHP veya başkası, yeni sistem en azından Cumhurbaşkanı adayı çıkarma ve ülkeyi yönetme iddiası bakımından Türkiye'yi ikili bir sisteme zorluyor.

Başkanın kampanyası, milletvekilinin kampanyası

Cumhurbaşkanı seçimi ve aday belirleme süreci, yeni dönem siyasetinin yegane yeni yönü değil. Çok üstünde düşünülmedi, “Genel başkanlar listeyi belirlemeye devam eder” denip geçildi ama milletvekili seçimi ve onun biçimi de partileri değiştirecek.
Önce, seçilebilir nitelikte Cumhurbaşkanı adayı çıkartacak iki partiden, Ak Parti ve CHP'den söz edelim, sonra HDP ve MHP'nin durumlarına bakalım.
Bir yandan Cumhurbaşkanı adayı ve onun kendine ait kampanyası olacak, bir yanda da milletvekilleri seçilebilmek için uğraşacaklar.
Eskiden genel başkan ve parti bütün kampanyayı sürüklüyor, tek bir reklam kampanyası ile bütün mesajlar verilebiliyordu.
Oysa yeni durum bu kadar basit olmayacak. Vaatler ve mesajları CB adayı verecek, milletvekilleri ise icrai herhangi bir güce sahip olamayacakları için kampanya yapmakta çok daha fazla zorlanacaklar.
Kuşkusuz partinin Cumhurbaşkanı adayının bir sürükleyiciliği ve partiye kazandıracağı oy olacaktır ama bu oylar her zaman yetmeyebilir; yerel adayların yerel kampanyalarının ağırlığı artmak zorunda.
Bu durum, belki ilk seçimde değil ama zaman içinde CB adayları ile milletvekillerinin tamamen ayrı organizasyonlarla yürümesini, partinin daha çok milletvekilleri için çalışmasını ama CB adaylarının kendi kampanyalarını partiyle paralel bile olsa farklı bir büro üzerinden yürütmesini getirebilir.
Bu yeni durum zaman içinde çok kritik bir gelişmeyi beraberinde getirecek: Partilerimiz, siyasetin sürekliliği açısından daha çok milletvekillerinin partisi olurken, CB adaylarının partiden daha bağımsız, hatta çoğu zaman partiden daha büyük kitlelere hitab edebilir nitelikte olmasının yolu açılacak.

CHP adayı CHP'nin iki katı olmak zorunda

Bu son yazdığım, bugün Ak Parti için çok geçerli olmayabilir ama CHP kesinlikle daha ilk seçimden bu yola girmek zorunda kalacak. Eğer çıkaracağı CB adayının seçimi kazanmak, Tayyip Erdoğan'ı yenmek gibi bir kaygısı olacaksa, o aday bugünkü CHP'den daha büyük, en az iki kat büyük bir kitleye hitab edebilir nitelikte birisi olmak zorunda.
Tam da bu sebeple, büyük ihtimalle o aday bugünün klasik CHP'lilerinden biri değil, parti dışından ama CHP ile uyumlu biri olacaktır. Ve böylece partiden seçilecek milletvekilleri ile arasında, seçilip Cumhurbaşkanı olsa dahi mutlaka bir mesafe, hatta çekişme olacaktır.
Dediğim gibi bu durum şimdilik Ak Parti için geçerli değil; ama bu partinin Cumhurbaşkanı seçtirememesi ve/veya 2019'da Cumhurbaşkanı seçtirse bile parlamentoda çoğunluğu sağlayamaması durumunda, CHP'nin daha 2019'da gireceği yola bir sonraki seçimde mecburen Ak Parti de girecek.
İktidarın el değiştirmesi durumunda, zaman içinde bütün Cumhurbaşkanı adayları, ister Ak Partili ister CHP'li olsunlar, yüzde 50 + 1 oy alma zorunluğunun kaçınılmaz gereği olarak daha merkez politikaların peşinden koşmaya, daha çoğulcu olmaya, mümkün olduğunca daha çok insanı kapsamaya çalışacaklardır. Bu da, aslında siyasetin kutuplaşmacı dilden kaçınmasına hizmet edecektir.

MHP ve HDP'nin geleceği ne olacak?

Buradan gelelim küçük partilerin durumuna. Yani MHP ile HDP'ye.
Cumhurbaşkanı seçtirmek gibi bir iddiası bulunmayacak olan bu partiler, var olan bütün enerjilerini milletvekili seçimine verecekler ister istemez. Elbette seçim sisteminin değişip değişmeyeceğini ve değişse bile ne yönde olacağını şimdiden bilmiyoruz ama eğer baraj düşecek veya tamamen kalkacaksa (artık yüzde 10'luk ulusal seçim barajının hiçbir siyasi meşruiyeti kalmadı, unutmayın) bu iki partinin yanına başka küçük partiler ve hatta bağımsız milletvekilleri de eklenecektir.
Burada soru şu: Ülkeyi yönetme iddiası hiçbir zaman olmayacak, hiçbir zaman bir koalisyonun parçası olarak bile fikirlerini icra edemeyecek olan bir siyasi parti yaşamaya devam edebilir mi, edemez mi?
Bugüne kadar “Küçük olsun benim olsun” anlayışını yaşatan şey, müştericilikti. Her partinin kendine göre müşterisi var ve partiler ne yapıp edip o müşterilerine hizmet ve mal aktarmakta bir rol oynuyorlar.
2007'den beri milletvekili genel seçimiyle yerel seçimleri kıyasladığınızda, genel seçimde HDP (ve öncülleri) dahil dört siyasi partinin öne çıkıp hatta oyların bu dört partide konsolide olmasına karşılık yerel seçimde çok daha fazla sayıda partinin küçük küçük de olsa oy aldığını görüyoruz.
Bunun en önemli sebebi yüzde 10'luk seçim barajı. Partinizin yüzde 10'u geçemeyeceğini düşünüyorsanız ona oy vermiyorsunuz. Ama bir sebep daha var: Yerel yönetimler sayesinde küçük partiler de kendi müşteri kitlelerine mal ve hizmet aktarmayı sağlayabiliyorlar.
Yeni sistemin en çok etkileyeceği siyasi partinin MHP olacağını şimdiden söyleyebiliriz. Bu parti, sembolik olarak bir Cumhurbaşkanı adayı çıkartsa da çıkartmasa da milletvekili seçiminde zorlanacak ve büyük olasılıkla da ciddi oy kaybına uğrayacaktır.
HDP ise etnik milliyetçi bir tabanın partisi olduğu, Türkiye'de Kürt sorunu devam ettiği müddetçe, yüzde 7-12 arasında bir seçmen kitlesi için yegane adres olmayı sürdürecektir.
HDP'nin neredeyse 'tapulu seçmeni' olan bu kitle, geleceğin siyasetinde ilginç bir biçimde son derece belirleyici bir role sahip olabilir.
Dilerseniz biraz da onu konuşalım.

Referandumda Kürt seçmen faktörü

Bütün hile/baskı iddialarına rağmen, referandumdaki oy dağılımından edinilecek dersler var. Bu derslerin başında da, Kürt seçmenin davranışı geliyor.
Ak Parti ile MHP'nin 1 Kasım 2015'teki oy toplamından fazla evet oyu çıkan 14 vilayet var ve bunların hepsi de Kürt seçmen ağırlıklı vilayetler. Evet cephesinin bu vilayetlerden aldığı fazladan oyların toplamı 400 bin civarında. Referandumda evetin 1 milyon 300 bin farkla kazandığı dikkate alındığında bu 400 bin oyun 'Evet' yerine 'Hayır' demesinin farkı bir anda 500 bine indireceğini görmeliyiz. (Kürt seçmen ağırlıklı vilayetlerde seçime katılımda da 600 bine yakın azalma var. HDP, bu azalmayı devlet baskısına bağlıyor. O 600 bin kişi seçime neden katılmadı, katılsaydı hayır oyu mu verirdi, bunu bilmiyoruz ama referandumun sonucunda Kürt seçmenlerin varlığı kadar yokluğunun da ciddi etki yarattığı açıkça görülüyor.)
Referandum sonucu, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'a, bıçak sırtında riskli bir çoğunluğa sahip olduğunu gösterdi. Kuşkusuz Cumhurbaşkanı seçimi referandumdan farklı bir gündemle, Cumhurbaşkanı'nın icraat gündemiyle yapılacak, o yüzden referandumla 2019'daki seçim arasında bir yere kadar paralellik kurulabilir.

Kime kaç Kürt oyu lazım?

Ama yine de, kimlik temelli ve blok halinde hareket eden seçmen açısından bakıldığında, Tayyip Erdoğan'ın 2007'deki kadar yüksek seviyede olmasa da, 7 Haziran 2015'teki kadar da düşük seviyede olmayan Kürt oyuna ihtiyacı olduğu ortada. (Ak Parti, 7 Haziran 2015'te yüzde 41'e düştüğünde, bir önceki seçime göre kabaca 3 milyon Kürt oyunu kaybetti.) Başka türlü yüzde 50'nin üzerine çıkmak pek kolay gözükmüyor.
Öte yandan, Tayyip Erdoğan için geçerli olan bu gerçek, rakibi için fazlasıyla geçerli olacak. Çünkü Erdoğan'ın 2019'daki olası rakibi sadece geçmişte muhalefet saflarında kalan 7 milyona yakın Kürt oyunu almaya çalışmayacak, bir de Türkiye'nin geri kalanından da 18-19 milyon oy daha alacak ki yüzde 50'nin üzerine çıkabilsin.
Yeri gelmişken hatırlatayım: Bugün 58 milyon seçmenimiz var, 2019'da bu sayı 60 milyon olacak. Yani, Cumhurbaşkanı olabilmek için 25 milyonun üzerinde, hatta belki 26 milyonun üzerinde oya ihtiyacı olacak adayların.
Bugünkü siyasi kutulaşmamızın 2019'a kadar değişmeyeceğini varsayacak olursak, toplam sayısı 2019'da 9 milyonun üzerine çıkacak olan Kürt kökenli seçmenler aynı anda hem kilit hem anahtar konumuna gelecek.
Burada da bir dengesizlik var: Tayyip Erdoğan'ın bu 9 milyon seçmenin kabaca 3 milyonu aşkın bölümüne ulaşması ona yetebilecekken rakibinin 7 milyon Kürt seçmene ulaşması gerekebilecek. (Dediğim gibi diğer her şey sabit kalmak şartıyla.)

Sert ideolojik söylemlerin sonu geliyor mu?

Evet, 2019'da Cumhurbaşkanı seçilmek için 25, hatta 26 milyonun üzerinde oy alması gerekecek bir adayın. Peki bu kadar oy, dar ideolojik söylemlerle, dar siyasi kimlikler üzerinden alınabilir mi? Bence hayır.
O yüzden, bugün aynen 7 Haziran ertesinde olduğu gibi, kendini bir blok gibi gören ama aslında birbirine benzemeyen kişi ve gruplardan oluşan muhalefetin, Tayyip Erdoğan karşısında pozitif bir gündemle bir araya gelmesini sağlayacak bir adaya ihtiyacı var. Bu adayı çıkartması beklenen siyasi örgüt ise Cumhuriyet Halk Partisi.
Türkiye'de bir 'Erdoğan karşıtlığı' siyasi sermayesinin bulunduğu kuşku götürmez bir gerçek. Ama salt Erdoğan karşıtlığının yüzde 50 +1 oy getirmesi imkansıza yakın bir şey. Zaten, seçimde Erdoğan'a karşı aday olacak kişinin Erdoğan'a karşı olduğu ve onu eleştireceği kuşku götürmez, doğal bir şey. Ama o kişi, bu eleştirilerinin yanına inanılır bir gelecek projesi, inanılır bir icra planı da eklemek zorunda.
Bu söylem oluşturulurken de, çok daha kapsayıcı bir siyasi dil ve üslup benimsenmek zorunda.
Öte yandan, 2019'un Kasım ayında Recep Tayyip Erdoğan'ın ve partisinin iktidardaki 17. yılını tamamlayacağı da dikkate alınmalı. Bunca yılın yorgunluğu ve yıpranmışlığını göz önüne aldığımızda, seçimde onun işinin de kolay olmayacağını görmeliyiz.
Kaldı ki, bugünden 2019'a varana kadar ülkede pek çok şey olabilir, işler iyiye gidebileceği gibi kötüye de gidebilir.

Bütün bunlar göz önüne alındığında, muhalefetin öncü, hatta yegane partisi olmak istiyorsa, CHP'nin 2019 için aday belirleme sürecini bir an önce başlatmasında ve Tayyip Erdoğan'a karşı en iyi adayı bulmak için kendisini de aşan bir çabaya girişmesinde büyük fayda var.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder